Etiketler

Denemeler (12) Diğer (28) Makaleler (18) Şiirler (45)
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2016 Cuma

Bir köpeğin başını okşarsan...

Boncuk...

Boncuk, büyük ablamın çöp bidonu yanında bulup gizlice eve getirdiği; babamdan korktuğumuz için epey bir süre bodrum katında bir deterjan kutusunda baktığımız, kahverengi yuvarlak gözleriyle boncuk boncuk bakan, top gibi yuvarlak, şirin bir köpek yavrusuydu. Gözlerine ve o şirin yuvarlak bedenine kanıp adını Boncuk koyduk; ne de yakışmıştı. Nereden bilebilirdik büyüyüp geliştiğinde sarımtırak kahverengi tüyleri, aslan gibi yeleleri, daima dik ve kıvrık kuyruğu, kısa siyah burnu ve de şimşek gibi bakan kahverengi gözleriyle göreni yerine çakacak bir çoban köpeği olacağını. Öyle oldu ama...

Elbette babam Boncuk'u öğrendi ve kabullendi. Ona güzel ahşap bir kulübe yaptırıp apartmanımızın bahçesine koyduk. Yine apartmanımızın alt katında bulunan bakkal dükkanımıza gelen bazı müşterileri görüntüsüyle korkuttuğu için Boncuk'u gündüzleri o kulübede bağlı tutuyorduk. Oysa ben Boncuk'un üniformalılar (askerler, polisler vb.) ve Roman kardeşlerimiz dışında herhangi bir insana yan gözle baktığına hiç şahit olmadım. Üniformalılara olan tavrını bir ölçüde açıklayabiliyorum. Oturduğumuz mahallede tek katlı askeri lojmanlar bulunuyordu o zamanlar. O lojmanlarla ilgili pek çok işi görmek için mahalleye sık sık askeri araçlarla (bunlar genellikle cemse denilen eski, Amerikan yapımı ve kasası branda ile örtülü kamyonlar olurdu) er-erbaş sınıfından askerler gelir ve ne hikmetse o askerlerin yanında hep Alman Kurt Köpekleri bulunurdu. Bu durum, elbette, Boncuk gibi lider ruhlu ve erkek bir köpeğin hoşuna gitmez, bölgesine giren bu köpekleri uzaklaştırmak ister; fakat bağlı olduğu için bunu yapamaz ve çıldırırdı. Sanırım bu nedenle üniforma konusunda ileri derecede olumsuz hassasiyete sahip oldu Boncuk. Fakat, bugün hala Boncuk'un Roman kardeşlerimize karşı neden negatif duygular beslediğini anlayamıyorum. Bu negatif duyguların en uç sonuçlarından biri bir bayram gününde yaşanmıştı. Pırıl pırıl bayramlık kıyafetlerimle Boncuk'u çiş gezmesine çıkarmıştım. Yağmurlu bir gündü. Bir Roman kadın bize doğru yaklaşmış, ancak maalesef ben bunu fark etmemiştim. Boncuk hışımla kadına doğru hamle yaparak beni yere düşürmüş ve zinciri elimden kurtulduğu için gidip zavallı kadını ısırmıştı. Kadıncağız hem korkmuş hem de ağlıyordu. Belli ki çok da acı çekiyordu. Annem ve babam kadının yarasına pansuman yapıp, cebine de bir miktar para koyarak özür dileyip göndermişlerdi. Bense, sanırım o sıralar dokuz-on yaşlarındaydım, hem korkmuş hem de kadıncağızın durumuna üzülmüştüm. Tabi bir yandan da kirlenen caanım bayramlıklarıma hayıflandığımı itiraf etmeliyim.

Zaman Boncuk ile aramdaki bağı gittikçe güçlendirdi. Başta onu günde iki üç defa gezmeye çıkarmak olmak üzere, onun pek çok sorunuyla ilgilenmek, evin en küçüğü olduğum için sanırım, hep bana kalıyordu. Giderek Boncuk evin köpeğinden benim köpeğim durumuna geçti. Bundan şikayetçi de değildim aslında. Çünkü onunla aramda anlaşılması çok kolay olmayan, sıradan köpek ve sahibi bağından çok daha öte bir bağ vardı. Bazen onu gezmeye çıkardığımda, kuytu bir yerde öylece otururduk yan yana. Bu oturmalar ne kadar sürerdi şimdi hatırlamıyorum fakat saatlerce bile sürmüş olanları mutlaka vardı. Elimi, o sanki bir insanmış gibi omuzuna atar, kah ön ayaklarının bedeniyle birleştiği bölgeyi kah başını okşar, boynunu kaşır dururdum. O ise ufukta bir nokta varmış gibi sabit bir şekilde ileri, o noktaya doğru bakar, hızlı hızlı solurdu. Bu satırları yazarken Boncuk'un kokusunu hala hisseder gibi oluyorum.

Açıkçası o yıllarda çok da sosyal bir çocuk değildim. Eve gelen misafirlere hoş geldiniz demekten bile utandığım için misafirler gidene kadar, saatler, saatler boyunca evin bir diğer odasında öylece oturduğumu, dışarı çıkamadığımı hatırlıyorum. Belki de bu asosyal yapım nedeniyle Boncuk benim en yakın dostum, en güvenilir sırdaşım olmuştu. Kendimi ona, tek bir kelime söylemeden uzun uzun anlatırdım ve o da ufuktaki görünmeyen noktaya bakarak beni dinler, bundan hiç sıkılmaz, ben kalkmadan bir kez olsun kalkmaya yeltenmezdi.

Yıllar böylece geçiyordu. Ta ki ben lise ikinci sınıfa başlayana kadar. Yavaş yavaş büyük marketlerin, süpermarketlerin yayılmaya başladığı bir dönemdi. Babamın bakkal dükkanında işler kötüye gitmeye başlamıştı. Bu durum, doğal olarak babamı çok rahatsız ediyor ve bu rahatsızlığın hıncını nereden çıkaracağını şaşırıyordu. Boncuk da ne yazık ki babamın gereksiz sataşmalarından nasibini alanlar arasındaydı. Babama göre bakkala gelen müşteri sayısının giderek azalmasının nedenlerinden biri de Boncuk'tu. Boncuk bağlı bile olsa, ondan korkan müşteriler babamın bakkalına gelmek yerine başka yerlere gitmeyi tercih ediyorlardı. Elbette bu doğru değildi, saçmalıktı. Talihin bize oynadığı oyuna bakın ki, tam da o günlerde bizim sokaktan geçen bir fabrika sahibi ya da müdürü ben Boncuk'u gezdirirken görmüş, güçlü, kuvvetli ve kendine güvenen duruşunu beğenmiş ve Boncuk'un fabrikalarında mükemmel bir bekçi köpeği olacağını düşünmüş.

O günün akşamı, babam bakkalı kapattıktan sonra eve geldi. Gayet normal bir şeyden bahsediyormuşçasına ve sanki o bahsettiği şey beni hiç ilgilendirmiyormuş gibi yalnızca anneme yönelterek sözlerini -ki böyle durumlarda hep aynısını yapardı, gündüz bakkala gelen fabrika sahibini (ya da müdürünü, her ne haltsa), onun Boncuk'u istemesini, kendisinin kabul etmesini ve yarın gelip Boncuk'u alacaklarını anlatıyordu. Sekiz yaşıma kadar babamı doğru düzgün görmemiş bir çocuk olarak (babam Almanya'da işçi olarak çalışıyordu) o zamanlar ona belli bir noktadan fazla yaklaşamadığımı ve ondan çok korktuğumu hatırlıyorum. O nedenle, benim o anda çıkıp bırakın babama itiraz etmeyi, ayak diremeyi, ağzımı açıp tek bir söz bile söylemem mümkün değildi. O gece sabaha kadar ağlayıp, babamın anlattıklarında bir yanlışlık olmasını, ertesi gün her şeyin eskisi gibi devam edeceğini; ne fabrika sahibinin bir daha görüneceğini ne de Boncuk'u benden alacaklarını umdum.

Ertesi sabah, hep yaptığım gibi Boncuk'u gezdirip okula gittim. O gün okulda öğretmenlerin ne anlattığı ya da benim ne düşündüğümle ilgili hiçbir fikrim yok. İçimde olan tek duygu bir an önce okulun bitmesi ve gidip Boncuk'u kulübesinde beni beklerken bulma isteğimdi. Gittim. Kulübe boştu...

Yanılmıyorsam bu felaketten bir iki ay sonrasıydı. O sıra neyle ilgileniyordum tam bilmiyorum; birden sokağın başında Boncuk'un bana doğru heyecanla koştuğunu gördüğümü ve daha sonra da onunla sarmaş dolaş olduğumuzu hatırlıyorum. Bu bir mucize olmalıydı. Bir kaç saat sonra fabrikanın adamları geldiğinde durumun gerçekten de bir mucize olduğunu anlamıştım. Boncuk fabrikanın en az üç metre yüksekliğindeki duvarlarından, nasıl başarmışsa geçmiş ve doğruca içgüdülerinin onu yönlendirdiği yere yani yuvasına, bana, ailesine koşmuştu. Fabrikanın adamları onun boynundaki tasmaya zincirini takıp, geldikleri minibüse bindirerek bir kez daha benden kopardıklarında içimdeki sızı ilk seferkinden çok daha keskindi, ancak ben yine hiçbir şey yapamamıştım. Onun bu büyük çabasına karşın sanırım benim kılımı bile kıpırdatamamam nedeniyle artık onu istemediğimi düşünmüş olmalıydı. Boncuk'u bir daha hiç görmedim.

Bu olayın üzerinden en azından on yıl geçmişti. Fakülteyi bitirmiş, asistan olmuştum. Yüksek lisansı da tamamlamış doktora yapıyordum. Fakültenin bulunduğu Bahçeköy'e çok daha yakın olduğu için Tarabya'da bir eve taşınmıştım. Böylelikle fakültede normal mesai bittikten sonra da kalabiliyor, geç saatlere kadar doktorama yoğunlaşıyor ve sonra da bir otobüsle, ele ayak çekildikten sonra rahatlıkla eve dönebiliyordum. Yine öyle bir gündü. Bahar sonu yaz başı gibiydi. Saat sanırım sekiz civarı olmalıydı. Hava henüz kararmamış olsa da gün aydınlığı kaybolmuştu. Çalıştığım kürsünün olduğu binadan çıkıp, aynı binanın köşesinden köy tarafındaki çıkış kapısına doğru henüz yönelmiştim. Otobüs durağı köy meydanındaydı o zamanlar. Ve tabi Bahçeköy bir köydü.

Çıkış kapısından bir köpeğin fakülte yerleşkesine girdiğini ve tam bana doğru yürüdüğünü gördüm. Ormanla iç içe olan fakültemiz (Orman Fakültesi), bir sürü vicdansızın getirip ormana attığı pek çok zavallı köpek için bir sığınak gibiydi. Binden fazla öğrenci içerisinden bu köpeklerin karnını doyuran ve onların sorunlarıyla ilgilenen birileri mutlaka çıkıyordu. Aynı zamanda ben ve o zaman arkadaşım olan eşim başta olmak üzere bazı öğretim elemanları da bu konuda hassas davranıyorduk. Tabi bir de bizi sürekli dekanlığa şikayet eden ve bu pis köpeklerin (onlara göre pis köpekler) uzaklaştırılmasını ve hatta öldürülmesini isteyen daha kalabalık bir grubun varlığını da unutmamak gerekir. İşin tuhafı bu gruba mensup öğretim elemanlarının görevi öğrencilere ormanı, ekosistemi, canlılar ve hatta cansız varlıklar arasındaki koparılamaz bağı anlatmaktı. Neyse, bu farklı ve çok derin bir mevzu...

Fakültenin kapısından girip bana doğru gelen köpekle aramızdaki mesafe başlangıçta 100 metre kadardı ve hızla azalıyordu. Mesafe azaldıkça şaşkınlığım ve ona paralel olarak kalp atışlarım hem sayı hem de şiddet olarak çoğalıyordu. Aramızda 20 metre kadar kaldığında neredeyse düşüp bayılacak gibi olduğumu hatırlıyorum; çünkü gelen köpek Boncuk'un birebir kopyasıydı. O kısa süre içerisinde bunun kesinlikle mümkün olamayacağını idrak edebilmiştim ama neredeyse burnumun dibine kadar gelen köpek de tamamen Boncuk'tu işte ve tam da bu nedenle ağzımdan "Boncuk, oğlum!" sözcükleri dökülüverdi on yıl önce söylediğim tonda. O da on yıl önce yaptığı gibi sakince bana yaklaşmış ve tam önüme geldiğinde sırtını bana dönerek oturmuş ve bacaklarıma yaslanmıştı. Refleks olarak onun başını, omuzlarını okşamaya, boynunu kaşımaya başladım. Aynı anda kendi kendime "Hayır, bu kesinlikle mümkün olamaz; bir köpek bu kadar uzun yaşayamaz; yaşasa bile Kartal'dan Bahçeköy'e nasıl gelecek ve beni bulacak?" diyordum. Boncuk'tan ayrıldığımda on yaşından daha büyüktü. Aradan en az on yıl geçmişti ve şu an dizimin dibinde oturan köpek de en fazla on yaşındaydı. Bu kadar on sayısı durumun, daha doğrusu bu köpeğin Boncuk olma ihtimalini sıfırlıyordu; bu çok açıktı, fakat tozlu tüyleri arasında huzurla elimi dolaştırdığım şey neydi peki?

Sonunda onun Boncuk'a çok ama çok benzeyen bir başka köpek olduğuna kanaat getirerek köye doğru yürümeye başladım. Onun bana karşı davranışlarını da çok büyütmemem gerektiğini düşündüm. Ne de olsa köpekleri çok seviyordum ve sanırım bunu hisseden bütün köpekler bana zaten çok kolay yaklaşıyorlar, bu konuda hiç çekince duymuyorlardı. Hem bunları düşünüyor hem de yürümeye devam ediyordum ve Boncuk da (yani Boncuk'a benzeyen köpek de) arkamdan yürüyordu. Fakülte kapısına yaklaştığımda köy meydanından bir otobüsün ana yola doğru hareket ettiğini gördüm. Otobüs ana yola varmadan ona yetişmek üzere koşmaya başladım. Durak olmasa da otobüs şoförleri ana yola kadar genellikle yolcu almaya devam ediyorlardı. Otobüse yetiştim ve şoför de umduğum gibi kapılarını açtı ve kendimi otobüse attım. O zamanlar akbil yoktu. Otobüslere biletle binilir, bilet şoförün sağ çaprazındaki kutuya atılırdı. Ben kutunun önünde cebimden bilet çıkarmaya çalışırken otobüsteki az sayıda yolcunun şaşkınlık sesleri çıkardığını duydum. Hem ceplerimde bilet bulmaya çabalayıp hem de durumu anlamaya uğraşırken arkamda bana temas eden bir yumuşaklık hissettim. Dönüp baktığımda Boncuk'un da (artık ona Boncuk diyeceğim, çünkü ona o andan sonra Boncuk dedim) otobüse binmiş olduğunu gördüm. Hem ne yapacağımı hem de ne düşüneceğimi şaşırmıştım. Onu otobüsten indirmem gerekiyordu. Şoförün ya da yolcuların bir şey söylemesinden çekinerek Boncuk'u dışarı doğru ittirmeye çalıştım. Fakat bu göründüğü kadar kolay değildi. Boncuk ciddi biçimde direniyordu. Şoförden kapıyı açmasını rica ettim. Ben inince Boncuk da inecek, sonra ben tekrar binecektim ve Boncuk'un binmesine fırsat tanımadan şoför kapıyı kapatacaktı. Her şey planladığımız gibi oldu. Otobüs hareket ettiğinde Boncuk'un yol kenarında oturup bana baktığını gördüm. Sanki onu yine hayal kırıklığına uğratıyordum.

Bütün gece bu tuhaf olayı düşünüp durdum. O, önceki Boncuk olamazdı. Bu biyolojik olarak olanaksızdı. Fakat sanki fizyolojik olarak onun aynısıydı ve sanki önceki Boncuk'un ruhunu taşıyordu. Acaba onu bir daha görebilecek miydim? Buna benzer düşüncelerle kabus gibi bir gece geçirip ertesi sabah erkenden fakültenin yolunu tuttum. Fakülteye gelirken fidanlık tarafındaki durakta inip, o taraftaki kapıdan girerek uzun bir ağaçlık yolu geçip binamıza ulaşırdım her zaman ve o sabah da öyle yaptım. Bizim binaya iyice yaklaşınca, yani ağaçlık yoldan açıklığa çıktığımda kendi kendime "Bu kadarı olamaz artık!" dediğimi hatırlıyorum. Boncuk binanın giriş kapısında yatıyordu ve beni görünce tereddütsüz bir biçimde, doğruca bana doğru hareketlendi.

Boncuk o günden itibaren fakülte bahçesinde yaşayan ve kısırlaştırma ve aşılama dahil bütün bakımları bizim tarafımızdan yapılan on kadar köpeğin lideri oldu. Gruptaki erkek köpeklere göz açtırmaz, onları sürekli baskı altında tutarak "bu grubun lideri benim" mesajını açıkça verirdi. Bazen üç-beş gün ortalardan kaybolurdu Boncuk. Köy ve civarındaki dişi köpeklerin peşinde dolanır, doğal ihtiyaçlarını karşılama içgüdüsüyle ne açlık ne tokluk düşünmeden ve diğer erkek köpeklerle kavga ederek o üç-beş günü geçirirdi. Bize geri döndüğünde her tarafı yara bere içinde ve zayıflamış bir vücutla aramıza katılırdı. Birkaç günde kendini toparlar ve yaşam onun için normale dönerdi. Bir sonraki sefere kadar elbette.

O sıralar fakülte yönetimi, gelen onca şikayete rağmen bize çok destek veriyordu. Dekan Prof. Dr. Melih BOYDAK ile Dekan Yardımcıları Prof. Dr. Tahsin AKALP ve Prof. Dr. Kadir ERDİN'i verdikleri destek için saygıyla anıyorum. Fakültenin binalardan uzak ormanlık alanında köpekler için tel örgüyle çevrilmiş bir alan bile yapmışlardı. Gerektiğinde bütün köpekleri oraya kapatırdık gelen şikayetleri bir ölçüde de olsa engelleyebilmek için. Fakülte yemekhanesinde her öğlen yemek artıkları bizim için bir kaba konulurdu. O zaman arkadaşım olan eşimle ben o kabı zar zor taşıyarak köpeklere götürür ve onların karınlarını doyururduk. Hafta sonları ise Beşiktaş'taki birkaç kasaptan köpekler için kemik toplardık. Kemik bulamadığımız zamanlarda köydeki fırınlardan bayat ekmek alırdık. Bayat ekmek de yoksa mecburen taze ekmek alıp onların karınlarını doyurmaya çalışırdık. Zavallıcıklar o kadar acıkmış olurlardı ki, o taze ekmekleri heyecanla yerlerken ekmek onların damaklarını keser ve ağızlarının kenarlarından kanlar akardı. Ama onlar bunu hiç umursamazlardı ve çok mutluydular.

Onlarla ve elbette Boncuk'la o kadar çok anımız var ki, her biri ayrı ayrı hatırlanmaya değer ve her biri beni hem hafifçe güldürüp hem de gözlerimi buğulandırıyor. Uysal'ın, Puik'in, Kara'nın, Gölge'nin, Kıvırcık'ın, Beyaz'ın, Minik'in, Tilki'nin ve adını sayamadığım daha pek çoğunun kalbimde edindikleri yeri edinebilen insan sayısı son derece sınırlı, doğrusunu söylemek gerekirse. Ve elbette Boncuk! O, o kadar özel bir köpekti ki benim için, bunu kelimelerle anlatabilmenin mümkün olacağını sanmıyorum. Ayrıca, hala onun önceki Boncuk'la ne gibi bir bağı olduğunu açıklayamıyorum, fakat bir bağın olduğuna kesinlikle inanıyorum.

Önceki Boncuk'u koruyamamıştım. Bu Boncuk'u ne olursa olsun korumaya kararlıydım. Ta ki onu bir sabah fakülteye geldiğimde ağaçların altında ve çimenlerin üzerinde sırtı dönük vaziyette kıvrılmış olarak yatarken bulana kadar. Gece belediyenin köpekleri zehirlediği haberini bir şekilde öğrenmiştik ama yine de içimde fabrikacıların Boncuk'u gelip almamış olmalarını ummaya benzer bir umut vardı. Sanki Boncuk, o sırtı dönük haliyle "yine beni koruyamadın diyor", sitem olmasa bile üzüntüsünü anlatıyordu. İçimde kopan ama bir türlü dışarı vuramadığım fırtına yeniden kendini göstermişti, rüzgar Boncuk'ın sırt tüylerini usul usul oynatıyordu oysa.

Bu olayın üzerinden de neredeyse on beş yıl kadar geçti. Boncuk artık beni bütünüyle terk etmişti. Niye etmesin ki? Ben olsam ben de ederdim. Bir köpekle bir insan arasındaki fark Boncuk'la benim aramdaki fark kadar derin. Buna rağmen köpekler hala ve ısrarla insanları sevmeye ve bizlere güvenmeye devam ediyorlar. Ve bir defa olsun bir köpeğin başını okşayan, onun gözlerinin içine dikkatle bakabilmeyi başaran insanlar o andan itibaren bir başka insan oluyorlar. Nasıl mı? Anlatayım:

Öncelikle köpeklerle sadakati eşleştirme hatasına düşmeyeceğim. Sadakat, bir insana -ki, bu insan bazen bir lider, bazen bir eş ya da sevgili, bazen bir patron ya da yönetici olabilir, koşulsuz olarak bağlılık duygusu duymaktır. Sadakati besleyen şey çoğu zaman korku, çaresizlik ve çıkar gibi duygulardır. Oysa köpeklerde egemen olan duygu sevgidir. Köpekler sever. Hem de hiçbir insanın sevemeyeceği kadar çok sever. Ve köpekler sevdikleri zaman, sonunda açlık da olsa, acı ve ölüm de olsa sevmeye, sevdiklerine bağlı kalmaya devam ederler. Onların bağlılığını korku, çaresizlik ya da çıkar beslemez. Onlar sadece ve sadece sevgi nedeniyle bağlanırlar. Bundan dolayı, bir köpeğin başını okşayan birisi daha önce hiç görmediği bir sevgi türünü de tanımış olur. Bu sevgi türü sahte sözler ve gülüşlerden arındırılmış, abartılı ve yapmacık bir yön taşımayan, sadece ve sadece sevmekten ibaret olan bir sevgidir. Bu, aynı zamanda sizin, insanoğlunun bugün yaşadığı sevgisizliği görmenizi kolaylaştırır ve içiniz derin bir elem duygusuyla kaplanır.

Bir köpeğin hem başını okşayıp hem de onun gözlerinin içine bakarsanız eğer, tanışacağınız, daha doğrusu geçmişte bildiğinizden çok çok daha farklı bir anlamda tanıyacağınız şey kesinlikle masumiyettir. Sahipleri tarafından bilinçli olarak saldırgan yetiştirilmiş ya da genetik denemelerle doğallıklarından koparılmış birey ve türleri bir kenara bırakırsak, bütün köpekler dünyanın en masum canlılarıdır ve onların bu masumiyetini anlamak için sadece ve sadece gözlerine bakmanız yeterli olacaktır. O gözlere baktığınızda bu canlıdan size hiçbir zarar gelmeyeceğini kesinlikle anlarsınız. O nedenle ben tanımadığım bir köpekle karşılaştığımda önce onun gözlerine bakarım. Birileri tarafından saldırganlaştırılmış bir köpekse ya da genetik denemelere kurban gitmiş bir türse, masumiyet ifadesini göremediğim için o köpeğe çok yaklaşmamayı tercih ederim. Ama doğal bir türse ve bir köpek gibi yetişmişse, baktığım bir çift göz adeta "ben dostum, benden sana zarar gelmez, sadece bana yaklaşmanı ve beni sevmeni istiyorum" diye haykırır. Ve ben o köpeğe tereddütsüzce yaklaşırım.

Köpekler kesinlikle koku ve temizlik algınızı değiştirir. Köpeklerin derilerinin altında bulunan yağ tabakasının özelliği nedeniyle, bir köpeği ne kadar yıkarsanız yıkayın kendine has ve genellikle insanlar tarafından pek hoşlanılmayan özel bir kokuya sahip olur o köpek (köpek yıkamaktan ve köpek şampuanı satmaktan hatırı sayılır para kazananlar bunun tersini söyleyeceklerdir mutlaka). Fakat zamanla köpekteki sevgi yoğunluğu ve masumiyet hissi sizin koku algınızı öyle bir değiştirir ki, o koku sizin olağanlarınızdan biri haline gelir. Benzer şekilde, çamurlu ayaklarıyla boynunuza atlayan bir köpeğin kıyafetlerinizde bıraktığı ayak izleri önceleri size kir olarak görünse de, zamanla onlar, tıpkı yanağınızdaki ruj izi gibi birer sevgi damgası haline dönüşür ve gerçek kirin, gerçek pisliğin bir köpekle eşleştirilemeyecek derecede derin ve farklı anlamlar taşıdığını fark edersiniz.

Köpekler olağanüstü oyunculardır. Size yürüyüş sırasında eşlik etmekten, attığınız sopayı ya da topu alıp getirmekten bıkmadıkları gibi, Golden retriever gibi içinde bomba taşıyan genç yaşta bir köpekse söz konusu olan, siz top atmaktan yorulursunuz da o yine koşup getirmekten yorulmaz. Sıkılmak kelimesi köpeklerin sözlüğünde yoktur. Yeter ki sizinle bir şey yapıyor olsunlar, sıkılmaları ihtimal dahilinde değildir. Bence köpeklerle kedileri ayıran en önemli farklardan biri de budur. Çünkü kedi kolay sıkılır, yorulur ve derhal kıvrılıp yatacağı sessiz ama sıcak bir bölge arayışına girer. Köpekte bunu göremezsiniz. Dilleri bir karış dışarı çıksa da, soluk alışverişleri son derece hızlansa da gözleriniz içine yönelttikleri bakışlarıyla "gene, gene!" derler adeta. Bu özellikleriyle köpekler bulundukları ortamı canlandıran, mutluluk ve yaşam enerjisi katan birer doğa harikasıdır.

Köpeklerin en üstün özelliklerinden biri de sizin ruh halinizi kolaylıkla anlamalarına yol açan sezgileridir. Sizinle karşılaşır karşılaşmaz, sinirli mi mutlu mu olduğunuzu, yorgun mu enerjik mi olduğunuzu, kaygılı mı rahat mı olduğunuzu kolaylıkla anladıklarını fark edersiniz. Negatif bir şey sezerlerse sizi hiç rahatsız etmez, uygun bir mesafeden dikkatle ve zaman zaman bir kaşını indirip bir kaşını kaldırarak, göz bebeklerini sağa sola, aşağı yukarı oynatarak sizi izlerler. Gözleri daima üzerinizdedir. Ya ruh halinizde bir değişiklik olmasını ya da sizin her şeye rağmen "gel oğlum!" demenizi bir ermiş sabrıyla beklerler. Köpeklerin bu özelliğini anlayınca kendinizdeki her şeyin merkezi olma, herkesin sizinle ilgilenmesini isteme, sizin sorunlarınıza odaklanmasını arzulama özelliğinizden utanırsınız. Daima "ben" demeye ayarlı bir canlı olarak daima "sen" diyebilen bir canlının olabildiğini görmek sizi hem biraz rahatlatır hem de derin bir özeleştiri duygusu geliştirir.

Köpekler neyin hassas ve kırılgan olduğunu kolaylıkla anlarlar. Yetişkin bir insanla oynarken züccaciye dükkanındaki fil kıvamına gelen bu harika canlılar söz konusu bir çocuk ya da bebek olduğunda bir fırça darbesinden önce on kere düşünen bir ressam hassasiyetine bürünürler. Ayrıca köpekler özellikle çocuklara bayılırlar. Ben bunu, hem çocukların hem de köpeklerin kanatsız birer melek olmasıyla ilişkilendiriyorum. Köpekler hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsanız onları çocuklarla birlikteyken daha bir dikkatli izlemenizi öneririm.

Sanırım bu satırları okuyan ve köpeklerle ilgili olumsuz hatıraları olan kişiler abartılı bir anlatım içerisinde olduğumu düşünüyorlardır. Yanılıyorlar. Köpeklerle ilgili olumsuz hatıra herkeste olabilir. Örneğin ben de küçük bir çocukken, Boncuk'tan da önce, bir köpek tarafından ısırılmış biriyim. Sokağımızdaki Tamirci İsmail Amca'nın (oto kaporta tamir atölyesi olduğu için ona herkes Tamirci İsmail derdi) oğulları Şenol ve Halil Abilerin küçük ve siyah bir köpekleri vardı. Adı Maks'tı. Bir gün oynarken, yanılmıyorsam Şenol Abi sırf korkutmak amacıyla "Maks tut, tut!" yapmıştı bize doğru. Maks da gelip beni bacağımdan tutmuş, yani ısırmıştı. O zaman da Maks'a kızmamıştım. Şimdi de kızmıyorum. Çünkü Maks yalnızca sahibinin dediğini yapıyordu. Daha açıkçası, bu olaydan yola çıkarak köpekler hakkında olumsuz konuşmamıza yol açacak bir durum yoktu bana göre. Köpekler kötü görünen bir şey yapıyorlarsa, o şeyin arkasında mutlaka bir insan aramanız gerekecektir.

Her ne kadar "kötü" ile "insan"ı ben birbirine yaklaştırsam da, büyük yazar Yaşar Kemal "Kuşlar da Gitti" adlı romanın bir yerinde insanın özünün iyi olduğundan; ancak kötülüklerin bu özün etrafını bir kabuk gibi sardığından, elbette kendi eşsiz tarzıyla söz eder. Ve "adam olan" der Yaşar Kemal "o kabuğu soyup özünü ortaya çıkarmalıdır." Bence, genetik tasarım olmayan ve insanlar tarafından kasıtlı olarak saldırganlaştırılmayan doğal bir köpek Yaşar Kemal'in sözünü ettiği o "iyi öz"dür. Ve bu da benim köpekler hakkında söyleyebileceğin en son sözdür.

Daha iyi bir "öz"ü inanın bulamazsınız. Bana inanmıyorsanız hemen gidip bir sokak köpeğinin başını okşayın. Bakalım neler olacak?






29 Ocak 2016 Cuma

Bir evde kedi varsa...

Bir evde kedi varsa ne olur?

Hayal meyal hatırlayabildiğim anneannemin evinin kapısı çoğunlukla açık olur, girip çıkan kedinin haddi hesabı olmazdı. Evin her köşesinde her an bir kedi beliriverir, evin sahibi onlar mı yoksa insanlar mı bilinmezdi.

Babam pek kedici değildi önceleri. Hatta köpekleri çok seven o dağ gibi adam kedi görmeye dayanamaz, gördüğünde de bir biçimde onlara savaş açardı. Yetmişine doğru onu da kedi tutkusu sardı. Eşim doğum yapacağı için bizim Lucky'yi onlara bırakmıştık bir süre. Kedi sevdası o sıra başladı. Sonra Kiraz'ı aldılar sokaktan evlerine. Babam bırakıp gitti annemi; Kiraz hala onun can yoldaşı.

Benim çocukluğumda, babamın tavrından dolayı sanırım, köpeklerle çok haşır neşir olmama rağmen (Boncuk, o muhteşem köpek(ler?) haşır neşirlikten oldukça farklı bir vakadır, karıştırmamak gerekir) kedilerle çok fazla yakınlığım olmadı.

Her şey Lucky'nin kısırlaştırılması macerasıyla başladı. Luck eşimin kedisiydi ama eşim eşim değildi o sıra. Lucky erkek bir Siyam Kedisiydi ve azdığı zamanlarda oldukça sıkıntılı bir hayatı oluyordu. Kısırlaştırmayı ben önerdim. Daha sonra Boğaz Köprüsü'nden atlayarak intihar eden ve yaşamında kendini özellikle sokak hayvanlarına adayan veteriner dostumuzun Bağlarbaşı'ndaki kliniğinde Lucky'nin kısırlaştırma operasyonunu yaptırdık. Fakat rahmetli kayınpederim -ki kayınpederim değildi o sıra- huysuzluk yapar diye o sıra eşim olmayan eşim Lucky'yi benim bekar evime bıraktı. Lucky uzun süre anestezinin etkisinden çıkamadığı için gecenin bir yarısına kadar taşıma kabında kaldı. Çekyattan bozma yatağımın yakınına taşıma kabını koyarak uyudum. Bu uzun süre içinde Lucky doğal tüm ihtiyaçlarını o kabın içinde yaptığı için bir kediye yakışmayacak şekilde kirliydi ve kötü kokuyordu. Gecenin bir yarısında bir tıkırtıyla uyanıp (kedidir kedi sözü aklıma gelmeden) gözlerimi açtığımda Lucky'nin o kaptan çıkıp benim yatağa doğru yöneldiğini ve küfelik olmuş gibi sendeleyerek yaklaştığını gördüm. Önce durumu tam anlayamadım fakat Lucky o haliyle bile kedilik çevikliğini kullanarak zıplayıp yatağa çıktığında kendime geldim. O pis ve kokulu haliyle yatağın üzerindeydi artık ve doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Tuhaftır ki, tıpkı biricik oğlumun bebekliğinde onun kakalı poposunu temizlerken olduğu gibi, görünürde iğrenç olan bu durum bende hiçbir olumsuz duygu yaratmadı. Hatta refleks olarak yorganı ucundan tutup kaldırmış bulundum ve Lucky de tereddüt etmeden, o pis, kokulu ve fakat "sana ihtiyacım var" haliyle yorganın altına girip, bedenime olabildiğince yaklaşarak kıvrıldı. Ve biz o çişli ve kokulu durumda sabaha kadar koyun koyuna güzel bir uyku çektik.

Sabah uyandığımda Lucky hala koynumdaydı. O kadar huzurlu görünüyordu ki o huzur duygusu otomatik olarak ondan bana geçti. Bu dünyayı paylaşan iki sıradan canlı olarak birbirimize koşulsuz bir bağlılık içerisindeydik. O bana güvenmiş, kendini bana emanet etmişti adeta. Güvenmişti, çünkü onun kitabında gereksiz yere bir canlıya kötülük yapmak diye bir şey yoktu. Aradığı şey, aslında, yorganın değil benim bedenimin sıcaklığıydı. Bu benim için adeta bir ekoloji etiği dersi gibiydi. "Hepimiz aynıyız ve hepimiz bir diğerimize ihtiyaç duyuyoruz. Birimiz eksildiğimizde eksilen gerçekte hepimiz oluyoruz."

Yine bir gece yarısı, sindirim sistemi bozukluğu nedeniyle günlerce kaka yapamadığı için zehirlenen Lucky, bir hayvan hastanesinin soğuk metal sedyesi üzerinde son nefesini verirken yine ben vardım yanında. Eşim -o sıra eşimdi artık- daha çok küçük olan oğlumuzu bırakamadığı için evde kalmıştı. Ve sanki Lucky yıllarca önceki gece yarısını hatırlayarak minnetle bakıyordu bana, ben ona yardım edemiyor olmanın ağır yükü altında ezilirken oysa.

Evimiz, Lucky'siz geçen bir kaç ay boyunca oldukça sessiz, soğuk ve tatsız oldu. Evde bakılamayacak kadar yüksek enerjili Goldy (Golden retriever cinsi bir köpek) denemesi başarısızlıkla sonuçlanınca bütün oklar yeni bir kediyi işaret ediyordu ve o kedi, kardeşiyle birlikte çöp konteyneri yanında bulunan ve internet üzerinden sahiplendirilmeye çalışılan -ki bir kedinin sahiplendirilemeyeceği, onun sizi sahipleneceği kediciler tarafından çok iyi bilinir- Kiti oldu. Bir kış günü, internete ilan veren ve  Kadıköy'de bir apartmanın giriş katında oturan  hanımefendiden aldık Kiti'yi. Eve ilk girdiğinde, güçsüz ve zayıf bedenini dengede tutmakta zorlandığından yalpalayarak yürüdüğünü ve doğruca gidip kalorifer radyatörünün üzerine yattığını hatırlıyorum.

O günün üzerinden neredeyse dokuz yıl geçti. Evimizin dördüncü (sıralama olarak dördüncü değil, dört asli unsurdan biri anlamında) asli unsuru olan Kiti artık yaşlı sayılabilecek bir durumda. Bunun en açık göstergesi son bir kaç aydır ortaya çıkan ve bir türlü çözüm bulamadığımız sindirim sorunu. Kiti'nin olur olmaz zamanlarda olur olmaz yerlere kusmasını bir türlü önleyemedik. Değişik veterinerlerden birbirine benzeyen teşhis ve tedavi önerileri alıp uygulasak da şimdilik ne yazık ki sorun devam ediyor. Lucky'yi kaybetme nedenimizi de göz önünde bulundurunca, evde dile gelmeyen doğal bir gerginlik kol geziyor.

Aslında sözünü etmek istediği şey bu gerginlik durumu değil. Enseyi karartmamak gerekir; Kiti bu sorunun üstesinden bizim ve bilimin yardımıyla gelecektir mutlaka. Benim sözünü etmek istediği şey en başta sorduğum sorunun cevabı. Yani, bir evde kedi varsa ne olur?

Bir defa, tereddütsüz kedi evin baş köşesine kurulur ve evin geri kalan bütün düzeni kedinin yaptığı tercihe uygun olarak şekillenir. Onun oturduğu, onun yattığı, onun güneşlendiği, onun yemek yediği, onun çiş yaptığı yerler bellidir ve hiçbir güç onun bu tercihlerini değiştiremez. O nedenle evin geri kalanlarının tercihleri kedinin bu tercihlerine göre şekillenmek zorundadır.

Aile bireyleri kediyi o kadar doğal bir aile üyesi olarak benimserler ki, bir süre sonra onunla sanki bir insanmış gibi konuşmaya başlarlar. Dahası, sanki o bütün bu konuşulanları anlıyormuş gibi bakarak ve davranarak (sadece işine gelen kısımlarını tabi) sizi önceleri hayretler içerisinde bırakır. Sonra sonra bu da evin doğal proseslerinden biri haline gelir.

Kedi sizin bilim ve mantık anlayışınızı kökünden değiştirir. Başparmağınız kadar arka bacak kasıyla durduğu yerde tavana kadar sıçrayarak havadaki sineği yakalayabilmeyi hiçbir bilim ve mantık anlayışı açıklayamayacağından, bir süre sonra siz kedileri bilim düzleminin dışında bırakmak ve istisna kabul etmek zorunda kalırsınız. Aynı şekilde, günün 22 saatini uyuyarak, geri kalanını da yemek yiyip kendini yalayarak geçiren bu akıl almaz şeyin kasları her daim bu kadar güçlüyken, onca şınava, mekiğe ve ağırlık egzersizine rağmen kendi pörsüyen kaslarınıza bakıp, her ikisi arasında bir ilişki kurma arayışlarınızın beyhude olduğunu anlamanız da çok uzun sürmez.

"Kedidir kedi" sözünü söyleyen zatın ne yüce bir insan olduğunu çok kısa zamanda idrak edersiniz. Çünkü siz onu aradığınızda ne yapıp edip bulunmaz ya da görünmez olan bu tüy yumakları, sizin hiç ummadığınız bir anda hiç ummadığınız bir yerden pörtleyerek aklınızı başından alır önceleri. Sonraları buna alışırsınız ve genellikle gece gezmeyi sevdiklerinden, en derin uykunuzun bir yerinde duyduğunuz tıkırtının ondan kaynaklandığını bilir ve hiç umursamadan kafanızı tekrar yastığa gömersiniz.

Sizin saatlerce konuşarak derdinizi bir türlü anlatamamanız bir kenarda dururken, onların birkaç küçük miyavlama ve anlamlı anlamlı bakarak, biraz bacaklarınıza sürünüp biraz da poposunu size dönüp hiç kıpırdamadan oturarak her derdini net bir şekilde anlatabilmelerini kıskanmaktan başka çarenizin olmadığını hızlıca idrak edersiniz. O nedenle, insanı diğer hayvanlardan ayıran şeyin insanın konuşabilmesi olduğunu iddia edenlere karşı küçümseyici bir yargı oluşmaya başlar zamanla kafanızda. Çünkü açıkça görürsünüz ki, birbirini anlamak için konuşmaya hiç de gerek yoktur aslında. Konuşmak yalnızca kavga etmek amacıyla kullanılan bir araç olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır evinde kedi olanlar için.

"Özgür ol! Boyun eğme! Hiçbir güç sana istemediğin bir şeyi yaptıramasın" nutkunu atıp, aynı zamanda kediye "nankör hayvan" diyenlerin akıllarındaki karışıklığı görmeniz için de çok fazla süre geçmeyecektir. Zira, kedinin nankör filan olmadığını, yalnızca istemediği şeyleri yapmaya karşı yıkılmaz bir direniş azmi olduğunu anlar; kendinizde bulunan patrona, karıya-kocaya-sevgiliye, hocaya, hükümete, mahalle baskısına, güçlüye, paraya... velhasılı kelam bir sürü şeye itaat etme zayıflığınızı sorgulamaya başlarsınız.

Daha fazla gelişmiş bir beyne sahip olmanın aslında ne büyük bir felaket olduğunu gösterir kedi size. Adeta sekiz çekirdekli işlemciye sahip bir bilgisayar gibi çalışan beyninizde kırk tilki dolaştırıp kırkının da kuyruğunu birbirine değdirmemeye çabalamanız yüzünden huzur nedir bilmezken, kedinin tek çekirdekili ve daima "neye ihtiyacım var, hadi yapayım" modunda çalışan beyniyle ne kadar huzurlu olduğunu görüp "eyyy insanoğlu, eyyy insanoğlu..." diye başlayan nutuklar atasınız gelir. Atamazsınız ama. Çünkü derhal öyle bir nutuk atarsanız başınıza neler gelebilir çantasını taşıyan yeni bir tilki üretir o gelişmiş beyniniz.

Kedi, hiç şüphesiz, güzellik ve estetik anlayışınızı kökünden sarsar. Daha önceden güzel ve estetik değeri olduğunu düşündüğünüz bütün şeyleri (bir kadın, bir araba, bir mimari eser, bir tablo vb.) kedinizle yan yana düşünürsünüz ve o şeyler bir anda iğne batırılmış bir balona dönüşür. Çünkü onlara güzel derseniz kediye ne demeniz gerektiğini bilemeyecek duruma gelirsiniz anında.

Kedilerin kime daha mesafeli kime daha kaygısızca yaklaşmaları gerektiğini kolaylıkla anlamalarını sağlayan güçlü sezgilerine hayranlık duyarsınız. Örneğin bizim Kiti, biricik oğlum Dağhan'ı sıfır risk olarak görür ve onun yanında tam bir güven duygusu içerisinde davranır. Hatta o güven duygusu o kadar güçlüdür ki, zaman zaman Kiti halı filan yolarken Dağhan engel olmak için bağırsa da Kiti ne yaptığı işi bırakma ne de dönüp Dağhan'a bakma ihtiyacı hisseder. Oysa eşim konusunda kısmen risk duygusu taşır Kiti, çünkü az da olsa kendisine doğru hızla uçarak yaklaşan terlik görmüşlüğü vardır. Yüksek risk grubunda ise ben varımdır Kiti'nin. Onun kadar çevik olmam mümkün olmadığından denk getirmişliğim vaki değilse de bir kaç darbe girişimim ile yüksek frekanslı bağırmalarım bu durumun temel nedenidir.

Abartılı mutfak kültürüne benim gibi savaş açmış biriyseniz eğer kediler sizin için en iyi argüman olur. Konuyla ilgili tartışmaların sıkıştığınız noktalarında "bak kedilere; ömür boyu aynı kıtır mamayı yiyorlar, gayet de sağlıklı ve mutlular; kuş sütü bile eksik olmayan sofralarda, kimsenin bilmediği anlaşılmaz tariflerde mutluluğu aramak ne büyük yanılgı eyyy arkadaş!" diyerek üstünlüğü tekrar ele alabilirsiniz.

Yaşamla güneş arasındaki ilişkiyi size öyle iyi anlatırlar ki, yaşam felsefeniz radikal biçimde değişir. Evin içine bir şekilde girmeyi başarmış en küçük güneş hüzmesini bile bulup ondan yararlanmak konusunda öylesine mahirdirler ki kediler; insanoğlu bu konuda kedilerin yaptığının onda birini yapacak kadar akıllı olsaydı, inanın dünya çok daha mutlu ve huzurlu bir yer olur; ne sera gazının ne de iklim değişikliğinin esamesi okunurdu.

Kendi türüne zorunlu olmadıkça bir metreden daha fazla yaklaşmayan bu enteresan canlıların biz tüysüz yaratıklara sokulmak konusundaki istek ve azmini açıklamak konusunda yıllarca kafa yorar ve sonuçta bir hiçlikle karşı karşıya kalırsınız. Çünkü ne bunu ne de genel olarak kedileri bütünüyle açıklayabilecek bir düşünce geliştirilememiş, bir kitap yazılamamıştır bugüne kadar. Bu satırlar gibi saçmalıklar kedileri açıklayabilmekten gerçekten çok uzaktır ve sanırım aslında yapmamız gereken, onları açıklayabilme çabasını bir kenara bırakıp onlarla birlikte yaşanan hayatın tadını çıkarmak olacaktır. Bol kedili, bol mırıltılı, bol tüylü günler...

Not: Bundan sonraki yazının başlığı: Bir köpeğin başını okşarsan...



18 Eylül 2015 Cuma

Doymak ve Doy(a)mamak Üzerine

Abraham Maslow'un yükseköğretim kurumlarında çokça öğretilen "gereksinmeler hiyerarşisi"nin tabanını, içinde yeme-içme başlığının da bulunduğu fizyolojik ihtiyaçlar oluşturur. Hayvanlar kategorisine giren her canlı gibi biz insanlar da yaşamaya devam edebilmek için bir şeyler yemek ve içmek zorundayız.

Kendisini rahmetle andığım Prof. Dr. Uçkun Geray, asistanlığımın ilk yıllarında ağzım açık olarak takip ettiğim konferanslarından birinde şöyle demişti:

"İnsanı diğer hayvanlardan ayıran özelliğin ne olduğu üzerine bir sürü şey söylenmiştir ve söylenmeye de devam edecektir. Ama bence insanı farklı kılan şey, en temel ihtiyacı olan yeme-içmeyi mutfağa, üremeyi de aşka dönüştürmüş olmasıdır."

Hoca'nın mutfak sözcüğü ile kastettiği mutfak kültürüydü aslında. Gerçekten de ister bireysel karşılaştırmalarda olsun isterse toplumsal karşılaştırmalarda, kişinin ya da toplumun yeme-içme alışkanlıkları ve anlayışı, yani mutfak kültürü çok önemli bir ayıraç görevi görmektedir. Uzakdoğuluların, İngilizlerin, Almanların, Türklerin ya da Amerikalıların yeme-içme alışkanlıkları birbirlerinden kıvrımlarla değil köşelerle ayrılır. Benzer şekilde Egelilerin, Karadenizlilerin veya Güneydoğuluların da. Konuya bireysel açıdan yaklaştığımızda ise yaşamak için yiyenlerle yemek için yaşayanlar arasında yüzlerce tür insanla karşılaşabilirsiniz. Bunu et olmadan doymayanlarla hayvansal gıdalara savaş açanlar gibi farklı doğrultularda zenginleştirebiliriz. Sanırım ben yaşamak için yiyenler uç noktasına çok yakın bir konumdayım ve sanırım biraz da bu nedenle yeme-içmeye yahut mutfak kültürüne verilen öneme fazlaca bir anlam veremiyorum; dahası eleştiriyorum.

Elbette diğer hayvanlar gibi yalnızca toplayalım ve avlayalım; bunları da olduğu gibi yiyelim demiyorum. Zaten artık o noktaya istesek de dönülemeyeceği aşikar. Ama bir boğaz yarışıdır almış başını gidiyor; Önceleri Saatli Maarif Takviminde günün yemeği olurdu. Sonra gazetelerde yemek köşeleri ortaya çıktı. Derken Emine Beder'den, Oktay Usta'dan, falanca hanımdan, filanca teyzeden yemek kitapları rafları süslemeye başladı. Bu da yetmedi mutfağa ilişkin dergiler, internet sayfaları ve televizyon programları mantar gibi türedi. Çok şükür ki, artık yalnızca mutfak ve yemek programlarının yayımlandığı televizyon kanalları bile var!

Bu yaz gazete sayfalarımızı süsleyen Bordum haberlerinden biri de şuydu: "Sosyetiklerin adresi Türkbükü'ndeki Maça Kızı'nda geçen yıl 50 liraya satılan lahmacun ayran bu yıl 75 lira." Biliyorum bu para yalnızca lahmacun ve ayrana verilmiyor, çoğu tanımı zor bir gösteriş tutkusunun ücreti. Yemek konusunda da durum böyle değil mi peki? Gelin birlikte popüler yemek tarifi sitelerindeki bazı yemek isimlerine bakalım:


  • Sabayon ile gratine edilmiş frambuaz
  • Kanton usulü pilav
  • Muzlu ve kivili pirinç pudingi
  • Ranchido tostadas
  • Karanfilli havuç helvası
  • Pasandida palak
  • Parmesanlı ve domates soslu ev yapımı tortelloni...
Siz bir de bunların televizyon programlarındaki tariflerini izleseniz, ki izliyorsunuzdur zaten, sanırsınız tarifi yapan adam ya da kadın AİDS'e karşı aşı geliştirmiş yahut kansere çare bulmuş veya Satürn'e gönderdiği uzay mekiğindeki robotun topladığı kayaç örneklerini analiz etmiş de bunlar hakkında bizi bilgilendiriyor. Küçük dağları ben yarattım edasında, kibirli, gururlu, insanoğlunun en büyük sorunlarından birini çözmüş bir yüz ifadesi ile "bonfilenin üzerine delikler açıp ayıkladığımız sarımsakları ve tane karabiberleri o deliklere gömmezsek, taze kekik ve fesleğenle eti bir güzel ovup ağzı sıkıca kapanan bir kap içerisinde 24 saat şarap içinde bekletmezsek etin iyi marine olmayacağını ve lezzetsiz kalacağını" anlatıyor ve biz de oturmuş "hımmm!", "aaaaa!", "yaaaa!" gibi saçma sözcükleri istemsiz olarak ağzımızdan çıkarıp, şaşkınlık ve hayranlık içerisinde not tutuyoruz ertesi akşam gelecek kapı komşumuz Neclalara hava atmak için. Bu ne ya! Yiyeceğimiz altı üstü et işte! Küçük küçük doğrar, soğanla karıştırıp kavurur, sonra da onu yarım ekmeğin içine doldurup afiyetle yersin; yanına da bir bardak ayran, oh mis! Abartmayın bu kadar; canlıyız, enerji harcıyoruz, harcadığımız enerjiyi geri kazanmak için bir şeyler yiyip içmemiz gerekiyor, bu nedenle de midemiz beynimize "içim boşaldı, bir şeyler gönder" diye sinyal veriyor, beynimizin komutuyla biz de bir şeyler zıkkımlanıp boşalan midemizi dolduruyoruz, hepsi bu işte! Abartmayın lütfen. Yemek için yaşamıyoruz; yaşamanın daha anlamlı amaçları olmalı. Kebap yemek için sabah uçağıyla Adana'ya gidilip, baklava için Antep'e geçilir mi? Sizin zamanınız ve paranız bu kadar mı anlamsız? Etiyopya'daki aç çocuklar faslından girmeyeceğim ama bu kadarı da biraz fazla, biraz gösteriş, biraz şatafat, e biraz da saçmalık değil mi?

Tüketim çılgınlığının gezegenimizin başına açtığı bunca sorun ilkokul bir seviyesi bilgi iken hiç değilse boğazımıza biraz sahip çıkmamız gerekmiyor mu? Yaşamımıza ancak bu şekilde mi anlam katabiliyoruz? Yaşamımızın anlamları bu kadar zararlı ve sığ mı olmalı?

Durmazsam sözlerim ağırlaşıp kırıcı olacak istemeden; şimdilik bu kadar yeter sanırım. 

Anlamlı bir hayat, yetecek kadar, basit ve sağlıklı bir beslenme dileklerimle...



9 Eylül 2015 Çarşamba

Gazla Türkiye; Kim Tutar Seni?

“Yenile yenile yenmeyi öğreneceğiz” günleri vardı eskiden.
Belki doğrudur. Yenmeyi öğrenmişizdir, kim bilir. Fakat sporcu olmayı, daha doğrusu sportmen olmayı, spor ahlakını ne zaman öğreneceğiz, bundan emin değilim.

Türkiye’deki spor düzleminde nispeten doğru kalmış ve başarı çizgisi bu nedenle yüksek olan branşlardan biri olan basketbolun erkek milli takımı için, en büyük sponsoru olan banka bir reklam filmi çekmiş, dönüp duruyor günlerdir televizyon kanallarında Avrupa Basketbol Şampiyonası nedeniyle. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Bana göre vakanın, geçmişte, bir dengesiz anınızda yapıp da sırtınıza bir kambur gibi yapışan, hatırladıkça yüzünüzü kızartıp aklınızdan uzaklaştırmak için olmadık yöntemlere başvurduğunuz utanç verici deneyimlerden hiçbir farkı yok. Oysa adamlar (buradaki “adamlar”, “adamlar yapmış abi” cümlesindeki imrenilen ecnebiler manasında değil; bu utanç verici reklam denilen vakanın altına imza atanlar) durum hiç de böyle değilmiş gibi, böbürlene böbürlene yedi yirmi dört gözümüzün içine sokuyorlar bu soytarılığı üstüne para ödeyerek. Görmemiş olduğunuzu düşünmesem de dilim döndüğünce anlatayım size ben yine de;

Basketbol milli takımımızın anlı şanlı oyuncularının, yurolig filan gibi üst düzey organizasyonları solumuş olanların, Avrupa’nın, yetmez en bi ey’in en gözde parkelerinde ter akıtanların her birinin karşısına bir partner koymuşlar; bunlar birbirine öpüşme mesafesinden hallice durumdalar, kamera olabilecek en yakından çekim yapıyor ve kadrajda yalnızca yüzler var. E, elbette o mesafe, o açı, o ışık söz konusu olunca her bir yüz, kurbağa prense dönüşürken işlemin yarısında münasebetsiz biri sıtop (Türkçe okunduğu gibi yazılan bir dildir; bu söz de Recep İvedik Sörvayvır’da alıntıdır) düğmesine basmış gibi görünüyor. Çocukların suçu yok ki! Oraya, al Brad Pitt’i koy, pitbul gibi görünmezse yazmayı derhal bırakacağım, elim taş olsun, bir daha tuşlara dokunamasın, o kadar iddialıyım.

Her neyse, görüntüdeki hafif insanlığımdan utandırıcı ruhsal etki bir noktaya kadar göz ardı edilebilirdi belki. Edilebilirdi, lakin ah o metin yazarı, ah o metin yazarı! Burada tasvirle,  aktarmayla, ne bileyim analizle zaman kaybetmeyeceğim. Doğrudan oyuncularla partnerleri arasında, Çiçek Abbas’taki Şener Şen-İlyas Salmanvari gerçekleşen diyalogun yutub’dan videoyu durdura oynata çıkarttığım tekstini paylaşayım, daha kolay olacak bu:

“-Biz istersek dağları un (küçük bir kız çocuğu),
-Demiri yün (Oğuz Savaş),
-Kılıcı kın ederiz (yaşlıca bir kadın).
-Biz gidersek dağları delip (Semih Erden),
-Yüreği ezip (genç bir erkek),
-Her şeyi silip gideriz (Sinan Güler).
-Biz istersek dikeni gül (orta yaşlı bir kadın),
-Nefreti kül (Melih Mahmutoğlu),
-Yüreği tül ederiz (bu genç erkeğin sözlerini defalarca dinlememe rağmen tam olarak anlayamadım, pek emin değilim).
-Biz seversek geceyi gün (Furkan Aldemir),
-Bugünü dün (yaşlıca bir erkek),
-Sevdayı düğün ederiz (Cedi Osman).
-Hala aynı yer biziz (genç bir kadın),
-Değişen zamana ayar biziz (devşirme Türk Muhammed, aslen Amerikan Boby Dixon).
-Hala aynı karar biziz (aynı yaşlıca kadın),
-Bizde kış yok (Ersan İlyasova),
-Dört mevsim bahar biziz (Semih Erden ve küçük bir erkek çocuk).

Bu diyalogların ardından vaz geçilmez bayrak görüntüleri ve bunu izleyen ekran sesi çıkar sahneye (tam bu sırada oyuncular potaya smaç basmaktadır):

“Garanti 12 dev adama inanıyor, bekle Avrupa 12 dev adam geliyor.”

Hatırlarsınız, bu “12 dev adam” Athena tarafından armağan edilmişti bizlere. 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası Türkiye’de yapılacaktı. Hayatımızın azı çalışma çoğu gaz olduğu için ülkemizde yapılacak büyük bir şampiyonada takımımızı gaza getirecek bir şeye ihtiyaç vardı ve aranan o gaz doğru yerde bulunmuş, Athena “Uh Ah Dev Adam, 12 Dev Adam”la bütün ülkeye gayet ayarında bir gaz vermişti. Etkisini küçümsemeyin, bu gaz Türkiye’yi finale kadar çıkarmış, basketbol tarihimizin en büyük başarısına imza atılmıştı. Daha sonra, 2010 yılında yine ülkemizde yapılan dünya şampiyonasında final oynayarak bu eşiği de aşmıştık (finallerde sırasıyla Yugoslavya – o zamanki adıyla- ve ABD’ye yenildiğimizi hatırlatmam canınızı sıkmaz umarım).

Sporda gaz arayış ya da ihtiyacımızın tipik kanıtlarından biri de Fatih Terim’dir. Her ne kadar kendisini tanımayanlar (yabancılar, futbol sevmezler vs.) onu televizyonda konuşurken izlediklerinde, burnuna konan ve ekranda görünmeyen küçük bir sineği elini kullanmadan kovmaya çalışırken komik duruma düşen bir adam sanıp ona acıyorlarsa da, namı diğer samtayms Fatih 100 Türk büyüğü arasına adını yazdırmış bir kahramandır ve bu kahramanlığının onda dokuzunun iyi gaz vermekten geçtiğini söyler konunun bilirkişileri.

Sanırım “ah o metin yazarı” bütün bunlardan yola çıkarak koca (muhtemelen) kafasını iki elinin arasına alıp düşünmeye başladı ve uzun süren bu sürecin sonunda Sinbad gibi işaret parmağını önce burnunun altında sağa sola, sonra burnunun yanından yukarı aşağı hareket ettirip, ışıltılı gözlerle “buldum” diye havaya sıçradı.

“Ah o metin yazarı” bulmuştu işte çözümü! Hem de tek satır kalem oynatmadan, güzel canını hiç sıkmadan. Niye olmasındı ki? Ömer Kaplan Kozanoğlu bilinen bir şarkı sözü yazarıydı, rahmetli Aysel Gürel’le çalışmışlığı da vardı hem. Üstelik koskoca MFÖ’nün ilk harfi olan Mazhar, “sensizliği bitmiyor gecelerimizin” diyecek kadar naif, “sana sarı laleler aldım çiçek pazarından” diyecek kadar romantik ve de “vak dı rak” diyecek kadar çılgın bir adam, Ömer Kaplan Kozanoğlu’nun bu sözlerinin üzerine beste yapıp grubun “Agu” adlı albümüne koymamış mıydı? O halde bu sözler hem bir milli takımı hem de koca bir ülkeyi gaza getirmek için de kullanılabilirdi. Daha ne olacaktı ki? Bundan iyisi Şam’da kayısıydı.

Nihayetinde bahse konu olayın spor olduğunu hatırlamaya gerek yoktu. Hani spor barıştı, kardeşlikti, dostluktu, mücadele azmiydi, sınırları zorlamaktı, insanın kendisiyle yarışıydı, falandı, filandı? Hani bu bir oyundu aslında? Bu güzel fakat içini bir türlü dolduramadığımız sözleri bir kenara itmiş, maça değil savaşa gidiyorduk sanki ve topluca dağları un, demiri yün ediyorduk. Yetmiyor, un ettiğimiz dağları deliyor, yüreği eziyor, her şeyi siliyorduk. Tribünde “ölmeye, ölmeye geldik” ya da “vur kır parçala, bu maçı kazan” diye böğüren holigan ayarında kalıp ısrarla, “değişen zamana ayar biziz” demekten de geri durmuyorduk.

İşte öyle bir pazar günüydü o pazar. Ertesi gün yoğun olacaktı. Pazar gezmesini bitirip eve dönmüş, ütüydü, çamaşırdı, hafta hazırlıklarını tamamlamıştık. Önce futbol milli takımının Hollanda’yla oynadığı maçı izledik. Futboldan pek haz etmesem de Hollanda’yı yenmek hoşuma gitmişti. Allah için maçta, başbakanının bir şehit çocuğunu dizlerinin arasında tutarak maçı izlemek yoluyla seçim kampanyasına Bismillah demesinden başka rahatsız edici bir durum yoktu benim açımdan. Maç sonunda baş gazcımız samtayms Fatih gazetecilere şöyle diyerek, sanırsam başbakanın açtığı yolu genişletiyordu kendince:

“…Ülkemizin dünyada mevcudiyetini devam ettirecek bir takım var, o da bu milli takımdır… Bu galibiyeti vatanı korumak için şehit olanlara ve onların yakınlarına adıyoruz. Ruhları şad olsun…”

Baş gazcı aslında bu açıklamayı Letonya maçından sonra yapacakmış ama galip gelemedikleri için yapamamış, öyle dedi. Yani, “şehitlerin ruhları şad olsun” demek için de illa bir galibiyet gerekiyormuş, bunu da böylece öğrenmiş olduk.

Bu kafa karışıklığı ve can sıkıntısıyla benim için geç sayılabilecek bir saatte başlayacak olan Türkiye-İspanya basketbol maçını beklemeye başladım. Fakat erken uyuma alışkanlığım buna izin vermedi ve maçın başlamasından beş dakika sonra uyuyakalmışım.

Kendime geldiğimde maç yayını çoktan bitmişti. Şöyle bir kanallarda gezineyim dedim. Hemen tamamında kırmızı bantla son dakika haberi geçiyordu:

“Terör örgütü tarafından kurulan hain pusuda 16 askerimiz şehit…”

Daha fazlasını okumaya dayanamadım. Televizyonu kapatıp doğru yatağıma gittim. Zihnimde “dağları un…”, “nefreti kül…”, “her şeyi silip…” dolaştı bir süre. Sonra baş gazcı samtayms Fatih’in dudaklarını bükerek konuşması, başbakanın bacakları arasına aldığı şehit çocuğun üstünden gevrek gülüşleri gözlerimin önüne geldi. O sırada 16 askerin parçalanmış bedenlerinden akan kan durmuş, sıcaklık çekilmişti çoktan. Belki daha annelerinin haberi bile yoktu, ocaklara ateş düşmemişti ve hamile karıları karınlarını okşayarak erlerini hayal ediyorlardı.


Ertesi gün şaşaalı konuşmalar yapılacak, akan kanın hesabı sorulacaktı, bu kesindi. Cenaze törenlerinde “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları atılacak, gazlaya gazlaya hayat devam edecekti. Ne de olsa “bizde kış yok, dört mevsim bahar biziz” değil miydi?

6 Mayıs 2014 Salı

Sevinme Kültürü Üzerine

Dünyanın en güzel duygularından biri sevinmek. Yalnızca duygu değil eylem aynı zamanda. Bizi mutlu eden bir olaya, bir habere, bir yeniliğe, bir gelişmeye verdiğimiz tepki. Üstelik insanlara has değil yalnızca. Bir köpeğin heyecanla kuyruğunu sallayıp bir o yana bir bu yana koşturması, atlayıp boynunuza, suratınızı ıslak ıslak yalaması mesela...

Ama insanız ya biz, her şeyi olduğu gibi onu da farklılaştırmalıyız illa. Gözlerimizi kapayıp sevinç duygusunu doyasıya yaşamak yetmiyor bize. Ya da sarılmak yanımızdakine. Bağırmakla böğürmek arası sesler çıkarmak, tuhaf el-kol hareketleri yapmak, bir yerleri ya da birşeyleri yumruklamak... Bunlar hemen bütün toplum ve kültürlerde gördüğümüz örnekler. Bir de toplumdan topluma kültürden kültüre değişenleri var. Çıkarıp belinden tabancayı havaya ateş açmak örneğin. Böylesine saçma, böylesine yoz, böylesine aptalca bir sevinç gösterisi olabilir mi? Sevinç bunun neresinde?

Elbette olayın sportif sevinç yönü de var diğer yanda. Belki de en sorunlu durum bu alanda. Hemen bütün branşlarda sezon tamamlanıp şampiyonlar belirlendiği için "homo sevinens" türünün, yani türümüzün yarattığı, doğada başka örneği görülmeyen olaylara da şahit olmaya başladık çok şükür. Önce Fenerbahçe futbol liginde şampiyon oldu, sonra Galatasaray kadın basketbol liginde ve bu iki kulübün taraftarlarının zerre kadar yaratacılık gerektirmeyen sevinç tablolarını izlemeye başladık. Her iki tarafın ortak paydası şu; Beni en çok sevindiren şey onu en çok üzecek şeydir. Tuttuğum takımın şampiyon olması sevinmem için gerekli koşul ama yeterli koşul değil, aynı zamanda ötekinin üzüldüğünü görmeliyim. Ve ötekini üzmek için birşeyler yapmalıyım.

Sevinmeyi diğerinin üzüntüsü üzerine kurgulamak. Diğeri dediğimiz de yalnızca tuttuğu takım farklı olan senin bir kopyan. Okulda sıra, işte masa arkadaşın; evde kardeşin, eşin, halan, dayın...

Komşun açken sen tok yatma düsturu olan bir toplumun sen üzülmezsen ben sevinemem kültürüne dönüşmesi. Neden, nasıl? Epey söz söylenir bu konuda, kimi doğru kimi eğri. Ama gerçek bu.

Bana eş dost tenisi neden bu kadar çok sevdiğimi soruyor. Kazanan oyuncu kaybedenin elini sıkıp onu teselli edecek, üzüntüsünü paylaşacak bir kaç kelime etmeden hakem maçı bitirmiyor da ondan.

9 Şubat 2014 Pazar

SUÇ KİMDE?

Herkesin yaşamında hatırladıkça büyük utanç duyduğu, yüzünün kızardığı, unutmak için çaba harcadığı anlar vardır. Ne var ki, o anları unutmak olanaklı değildir asla. Bin bir güzel hatıra saklanır bir köşeye, her öz değerlendirmede o anlar liste başı olur hep.

Ülkeler, uluslar da insanlar gibidir. Ulusların da bu tür yüz kızartıcı hatıraları olur. Kimileri temelsiz bir milliyetçilik duygusuyla bu hatıraları gizlemeye ya da allı pullu kaftanlara sarmaya çalışsa da, tarihin keskin sayfaları utançları utanç olarak kaydeder ve gelecek kuşaklara bütün çıplaklığıyla sunar.

Bana öyle geliyor ki Türkiye böylesi bir utanç dönemini yaşıyor bir süredir. Uzunca bir süredir hatta.
Şunun şurasında bir solukluk demokrasi tarihimiz var ve o tarih şimdiden yalanlar, yolsuzluklar, adaletsizlikler tarihi oldu. Gerçeğin ve doğrunun bu derece değersizleştiği, yalanın ve kandırmacanın bu derece geçer akçe olduğu, prim yaptığı bir dönem elbette bu ülkenin tarihine siyah harflerle, utanç dönemi olarak yazılacaktır.

Sanırım burada asıl sorgulanması gereken konu kandıranlar değil kananlar. Demokrasiyi yalnızca biçim açısından ele aldığımızda çoğunluğun isteklerinin egemen olduğu bir düzen yaratır. Çoğunluğun isteklerinin nasıl şekillendiğidir aslında demokrasinin özü ve genellikle kimse buna bakmaz. Hal böyle olunca "oy" kutsallaşır ve o "oy"a çeşit çeşit kandırmacayla sahip olan da kendini kutsal ve dokunulmaz olarak görmeye başlar.

Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için "oy"un elbette çok değerli olduğunu vurgulayalım. Sorun "oy"un "oyun"a bu kadar kolay kanıyor olması aslında. Kanımca utanç verici olan da bu. Yoksa her ülkede oayunbazlar olur, olmalıdır da belki, gerçeğin yanlış karşısındaki erdemini anlayabilmek için.

XXX
Ergenekon mahkemesi'nde savunma yapmak suç oldu!

Bilginin bu kadar kolay yayıldığı bir çağda gerçekler nasıl olur da bu kadar kolay karartılabilir? Aslında gerçekler hep ışık saçar. Asıl mesele insanların yüzünü karanlık yerine ışığa çevirebilmektir. İnsanların yüzünü ışığa çevirme sorumluluğu aydın sorumluluğudur. Aydın, yalnızca dibine ışık veren bir mum gibi olursa gerçek aydın değildir. Gerçek aydın bir deniz feneri gibi doğru ile yanlış, iyi ile kötü, tehlikesiz yol ile tehlikeli yol konusunda uyaran, yol gösteren, ışık tutan, kısaca aydınlatan kişidir. Türkiye'nin sorunu bir halk sorunu değil aydın kitlenin sorunudur. Türkiye'nin sorunu halktan kopmuş, halkın sorunlarından uzaklaşmış, kendi çıkarını ve geleceğini her şeyin üstünde tutan aydınların; bilim adamlarının, öğretmenlerin, sanatçıların, yazarların, araştırmacıların, din adamlarının sorunudur. Elbette istisnalar var. Elbette aydın sorumluluğunu layığıyla yerine getirenler var. Ne yazık ki çoğunluğu oluşturmuyorlar. Yalnızca bugün mü? Maalesef geçmişte de. Ne diyordu Karaosmanoğlu'nun Yaban'ında sığındığı köylüden tiksinen Türk aydını Ahmet Cemal;

"Bunun sebebi, Türk aydını, gene sensin! Bu viran ülke ve bu yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca onun kanını emdikten ve onu bir posa halinde katı toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip ondan tiksinme hakkını kendinde buluyorsun."

O halde sormaya gerek var mı, bunca "oy" bu kirli "oyun"a geliyorsa suç kimde diye?

24 Ocak 2014 Cuma

AZİZ YILDIRIM ARTIK BENİM DE BAŞKANIM

Bu sabah uyandığımda aklıma gelen iki şey oldu gözümü açar açmaz. Oğlumun karne alacak olması biri, öbürü de Avustralya Açık'ta oynanacak Federer-Nadal maçı.

Okula bıraktım biriciğimi, çekildim bir köşeye, istemeye istemeye haberleri gözden geçiriyorum. İstemeye istemeye, çünkü içimi açan haber bulmak neredeyse imkansız.

Yolsuzlukların üstü neredeyse kapanmış, devlet devlet olmaktan çıkmış; paraleli bir yandan diktatörü öbür yandan, kuraklık, iklim değişikliği, savaşlar, çatışmalar, afetler...

Ve bütün bu kargaşanın içinde, hala Aziz Yıldırım'a, onun üzerinden Fenerbahçeme vurmaya çalışanlar.

Peşin peşin söyleyeyim, tekrar tekrar hem de, bu ülkenin sporunda hele hele futbolunda şike ve başka türlü ahlaksızlıkların olmadığını söyleyecek kadar saf birisi değilim. Asıl mesele bu değil bence. Mesele bu olsaydı eğer ve 3 Temmuz'dan buyana yaşananlar Türk sporunu temizlemek için atılmış hukuk kuralları içerisinde kalan adımlar olsaydı diyecek tek bir sözümüz olmazdı elbette.

Bugün herkes yargılama sürecindeki hukuk ihlallerini açıkça görebiliyor. Bugün. Dün görünmüyor muydu bu ihlaller? Ergenekon'daki, Balyoz'daki, Oda TV'deki ihlalleri gören akıllı gözler Fenerbahçe operasyonundaki ihlalleri neden görmediler? Renk körlüğü yüzünden mi? Acaba buradan bana bir pay çıkar mı demek, belki bir kupam olur diye düşünmek, çok fark açtı Fener böylelikle tökezler diye düşünmek, bu ve buna benzer nedenlerle "rakibim de olsa yargılama adil olsun" demek yerine yangına odun taşımak en az şike kadar büyük bir ahlaksızlık değil miydi?

Aziz Yıldırım özelde Fenerbahçe genelde Türk sporu için çok şeyler yaptı. Ben şampiyonluklara bakmam; ama tesisleri, amatör sporlara olan desteği, olimpiyat sporcularını görmezden gelemem. Başarılı mı Aziz Yıldırım? Kesinlikle. Diyecek hiçbir şeyim yok. Ama Aziz Yıldırım bir Fenerbahçeli olarak benim başkanım olmadı hiç. Hep rahatsız etti beni; tepeden bakan tavırları, rakibi küçümseyen üslubu, hep ön planda olma isteği, muhaliflere yönelik demokratik olmayan eylemleri...

Adil olmasa da yargılama sırasında hep dik durdu. Hapis yattı ama el etek öpmedi. Fenerbahçe'nin gücünü de aldı arkasına ve savaştı. Yine de başkanım diyemedim.

Hapisten çıktı. Ver Fenerbahçe'yi bize rahat bırakalım seni dediler. Satmadı. İktidar yalakası olsa belki herşey çok değişik olacaktı. Çıktı kürsüye "Atatürk ve Cumhuriyet" dedi. Ezdi geçti yalakaları. Başkanım diyemedim ben yine de.

Hüküm kesinleşti. Yurt dışındaydı. İstese gelmezdi. Az mı sanki kaçan? Kaçmadı. Atladı uçağa hapis yatmaya geldi. Boş bir laftı "Dar ağacında olsak son sözümüz Fenerbahçe." O bu sözü gerçek yaptı.

Dün Fenerbahçe-Panathinaikos basketbol maçında salondaydı. Başka hiçbir kulübün hayal edemeyeceği dünyanın en müthiş spor salonlarından birinde, eserinde, Avrupa'nın en müthis basketbol takımlarından birini, Fenerbahçe'yi gururla izliyordu. Gözlerinde gururu, mücadeleyi, inatçılığı ve Fenerbahçe sevgisini gördüm. "Başkanım" dedim kendi kendime. Başkanım.

17 Ocak 2014 Cuma

GİT VER O KUPAYI BÜYÜK FENERBAHÇE

Çocukluğumdan beri kendimi Fenerbahçeli bilirim. Ve uzun yıllar Fenerbehçe'yi bir futbol takımı olarak bildim.

Sonra, zamanla, sporu tanıdım. Futboldan farklı olan sporu. Gerçek sporu. Fenerbahçe sevgisinden uzaklaşmadan sporsever olmaya başladım; sanırım oldum da.

Bugün futbol benim için sosyolojik bir olay olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Spor kesinlikle değil. Spor adına ona bağlanıp fanatikleşenler için gerçekten üzülüyorum. Biricik oğlumu, başka pek çok kötü şeyden korumaya çalıştığım gibi bu duruma gelmemesi için de koruyorum. O da benim gibi seviyor Fenerbahçe'yi.


Sevdiğimiz ve büyüklüğünü kıyaslama ihtiyacı hissetmediğimiz Fenerbahçe üç yıldan uzun süredir şike denilen kara lekeyi üzerinde taşıyor. Bugün Yargıtay kararını vermiş; Fenerbahçe şike yaptı diye buyurmuş. Şeriatın kestiği parmak acımaz.

Ben Türkiye'de spor ahlakının olduğuna hiç inanmadım. Hele futbolda. Kim neye inanır bilmiyorum; ama ben şikenin olduğuna inanıyorum. Bu inancım hukuk alt üst edilerek toplanmış delillere dayanmıyor elbette. Ne bir satır tape okudum ne de konuyla ilgili gazete haberlerini.

Kendini taraftarlık duygularından arındırabilmiş aklı başında her insan şike davasının yönlendirilmiş bir operasyon olduğunu görebiliyordu rahatlıkla. Yargının gerçekten bağımsız ve tarafsız olduğunu zannedecek kadar saf değildik. Bugün daha çok insanın kabul ettiği bu gerçeği geçmişte de görmek mümkündü. Yalnızca akıl gözüyle bakmak yeterliydi. Ama bu bakış açısına sahip olmamız, şikenin bütünüyle uydurma, bir hayal ürünü olduğunu sanmamızı da gerektirmiyordu. Taraftarlıktan ve tarafgirlikten sıyrılıp, yine akıl gözüyle bakıldığında bu da açıkça görülüyordu. Şikenin, teşviğin ve adına her ne denilirse, spor etiğine uymayan eylemlerin uçuşup gittiği bir ortamda kurban olarak Fenerbahçe seçilmiş, senaryo yazılmış, rol paylaşımı yapılmış ve oyun sahnelenmeye başlanmıştı.

Farklı sahnelerde farklı kurbanlar için oynanan oyun Kadıköy sahnesinde Fenerbahçe üzerine kuruldu. Son perde de bu gün oynandı.

Diğer sahnelerde diğer kurbanlar acı çektiler, çekmeye devam ediyorlar. Fenerbahçe ailesi olarak biz de çektik ve çekmeye devam etmeliyiz. Çünkü, her ne kadar bu ülkede hukuk denilen şeyin hukuk olmadığını bilsek de ona saygı duymak zorundayız. Bugün birilerinin yaptığı gibi hukukun üstüne çıkmaya çalışmamalıyız. İçinde hak olmayan hukuka saygı duyup, mücadeleye devam etmeliyiz.

Git ver o kupayı Büyük Fenerbahçe. Kim almak istiyorsa alsın. Ve ben de, müzesinde hiç kupa kalmasa da, oğluma neden Fenerbahçe'nin hep en büyük olduğunu ve böyle kalmaya devam edeceğini anlatmaya devam edeyim. Çünkü İslam Çupi'nin dediği gibi;

 "Fenerbahçe büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü, ne kupa büyüklüğüdür. Onun büyüklüğü başka bir büyüklüktür işte, adı konamaz."

Ve son zamanların en güzel tezahüratında dendiği gibi;

ALİ İSMAİL KORKMAZ FENERBAHÇE YIKILMAZ

14 Ocak 2014 Salı

KÜÇÜK KAÇIŞLAR

Türkiye'de, dünyanın bu en güzel coğrafya parçalarından birinde yaşamak her geçen gün zor ve hatta olanaksızlaşıyor.

Köklerinde onlarca farklı uygarlık, onlarca yüzlerce farklı kültür barındıran bu topraklarda, Mevlana'dan Yunus Emre'ye Hacı Bektaş'tan Pir Sultan'a bin bir güzel kaynağın suladığı bu bahçede ortaya çıkan sentez bu mu olacaktı?

Binlerce yıl çeşit çeşit badire atlatmış Anadolu halkının layık olduğu tablo bu mu olmalıydı?

Spordan sanata, bilimden siyasete halimize bakın;

Yolsuzluk,
Çeteler,
Kasetler,
Ayaklar altına alınmış hukuk,
Hoşgörüsüzlük,
Sevgisizlik,
Kumpaslar,
Kavgalar,
Tehditler,
Çıkar çatışmaları,
Yalanlar ve iftiralar,
Sahtekarlık ve dolandırıcılık,
Farklı olan her şeyi ezme ihtiyacı,
İnanç tacirliği,
...

Hani mideniz korkunç bulanır, öğürüp kusmak, atmak istersiniz içinizdeki zehiri ama başaramazsınız bir türlü. İşte öyle bir ruh hali...

Yüzyıllar önce sorduğu gibi Montaigne'in sorarsınız kendi kendinize;

Nasıl özgür kalabilirim?

Ve daha yüzyıl geçmeden üzerinden, Stephan Zweig gibi göçüp gitmek istersiniz bu dünyadan. Çünkü bilirsiniz ki, kaçsanız da uzaklara kovalayacaktır vatanınızın sorunları sizi, bir kene gibi yapışacaktır size, unutamayacaksınızdır.

Kol kanat germeniz, büyütüp yeşertmeniz gereken, çiçekler açtırmanız gereken fidanlarınız gelir aklınıza ardından. Ayakta kalmak zorundasınızdır.

Kaçacağınız, yalnızca size ve sevdiklerinize ait izole alanlar yaratmak zorunda kalırsınız zorunlu olarak. Oraya, oralara kirli hiç bir şeyi sokmaz, hastalıkları bulaştırmazsınız.

Kimi zaman o alan, Üsküdar vapurundan martılara simit atmaktır yahut bir sokak köpeğinin başını okşamak ya da Kız Kulesi'ne karşı bir şiir kitabının sayfaları arasında kaybolmaktır kimi zaman. Oğlunuzu kucaklamak, karınıza bir hediye almak ya da ne bileyim Eurosport'ta bir tenis maçı izlemektir bazen de o kaçış alanı. Dost sohbetleri, annenin hatırını sormak telefonda, blogunuza iki satır karalama düşmek, kulaklığınızda en sevdiğiniz şarkılar bisiklete binmek Bostancı sahilinde belki de...

Yaşayamazsınız bu ülkede aklınız hala başınızdayken başka türlü. Bu pisliğin içinde ayakta kalmak kolay değil maalesef. Geleceğe dönük umutlarımız bir, bir de küçük kaçışlarımız; Elimizde başka neyimiz kaldı ki?

21 Aralık 2013 Cumartesi

SOSYAL MEDYA DEDİKLERİ

Lise yıllarında, okul çıkışlarında jetonla oynanan atari kaçamaklarını ve üniversitedeki bilgisayar dersi uygulamalarını (bir kişinin yazıp 10 kişinin baktığı uygulamalar) saymazsak bilgisayarla ilk tanışıklığım, yanılmıyorsam 25 ya da 26 yaşındayken gerçekleşti. Sevgili Abdi (Ekizoğlu) Hoca sosyal ilişkilerini kullanarak, eski bir bilgisayarı bağış yoluyla kürsüye getirmişti. Hiç unutmuyorum, aletin 8 MB harddisk kapasitesi vardı (şaka değil, sadece 8 MB). Asistan olduğum ilk yıllarda mekanik daktilo kullanıyorduk her türlü yazı ve yazışma için. Sonra, İÜ Orman Fakültesi Eğitim ve Araştırma Vakfı elektronik bir daktilo almıştı bizim kürsüye. Devrim gibiydi bizim için. Ardından gelen bu bilgisyar ise çağ atlatmıştı. Önceleri Windows 3.1'i kaldırmayacağını düşünerek PW ya da Word Perfect adlı yazı programlarını yükledik bin bir uğraşla. Daha sonra, o zamanlar fakülteden ayrılmamış olan Halil (Gerçek, Havza Amenajmanı kürsüsünde asistandı) gelip Windows 3.1'i kurduğunda bellekte yalnızca 2 MB boş alan kalmıştı. Onunla idare ediyorduk. İnternet bağlantısı ise izleyen bir ya da iki yıl içinde gerçekleşmişti.

Bilgisayar teknolojisiyle bu kadar geç tanışınca, onunla ilgili gelişmeleri de haliyle geriden takip ediyor insan. Bu bir avantaj mı dezavantaj mı tartışılır, ama bu konuya girmeyeceğim. Sonuçta, akşam eve geldiğimizde oğlum tablete, ben bilgisayara ve eşim de akıllı telefona gömülüp saatlerce zaman geçirdiğimiz bir noktaya geldik. Aile içinde sosyal olamayıp sosyal medya aracılığıyla sosyalleşmeye çalıştığımız bir çağ bu. Biz de onun, yani sosyal medyanın köleleri.
SEO ve Sosyal Medya

Kişisel olarak ben Facebook, twitter ve instagramda epey zaman geçiriyorum. Öncelik sıralamam ise twitter, insatgram ve facebook şeklinde. Bu sıralamaya uygun olarak her biri için görüşlerimi aktarmak istiyorum bu yazıda.

Twitter: Az ama öz konuşanların mekanı
Twitter, Direkt Mesaj Göndermede Takip Etme Zorunluluğunu Kaldırdı

Başlıktan da anlayacağınız gibi twitter benim gözdem. Bir defa saçmalama olasılığı sıfır. 140 karakterde işi bitirmek zorundasınız. Bu sizi akıllı ve rasyonel davranmaya zorluyor. İkinci avanatjı ise daha uzun ve içerikli paylaşımların önünün tamamen kesilmemiş olması. Bir twite her türlü görsel ve yazılı materyali ekleyebiliyorsunuz ya da link verebiliyorsunuz. Ama önemli olan sizin onu 140 karakterde nasıl aktardığınız. İnternet ağının, veri alışverişinin sorunlu olduğu yerlerde boşu boşuna koca resim ya da video dosylarını açmamış oluyorsunuz böylelikle. Bence twitterın en önemli artısı sizi takip etmeyenleri de takip edebilmeniz. Siyaset, bilim, sanat, spor ve aklınıza gelen her alandan kişi ya da kurumu takip etmenizin önünde hiç bir engel yok. Bu özellik twitteri facebook gibi ahbap-çavuş ilişkisi kıskacından kurtarıyor. Diyebilirim ki güncel her türlü gelişmeyi twitter aracılığıyla izleyip düşüncelerimi bu platformada beni izleynelerle paylaşabiliyorum.

Elbette twitterın negatif bazı yönleri de var. Mesela bir öykü yazıp twitterda paylaşmak isteyenler. Aynı kullanıcıdan art arda 20-30 twit geliyor bazen. Be adam, bir blog aç kendine, uzun düşüncelerini oraya yaz, şu an benim yaptığım gibi, sonra yalnızca linki paylaş! Yok illa yoracak ve boğacak bizi. Bir de aynı içerikli twitleri evirip çevirip paylaşan, böylelikle kamuoyu yaratmaya çalışan bir kitle var ki, bu da beni çıldırtıyor. Yine de twitter facebooka göre çok daha rasyonel, yararlı ve özgün bir sosyal medya aracı bana göre.

Insatgram: Heyyooooo! Hepimiz sanatçı olduk.

Instagram Logo

Sıradan insanlar, yani bizler neden fotoğraf paylaşmak isteriz? Elbette gördüğümüz ilginç, güzel, kayda değer kareleri diğer insanlarla paylaşmak için. Peki aynanın karşısına geçip kendini çeken ve bunu instagramda paylaşana ne demeli? Bazı kullanıcıların profili tamamıyla kendi fotoğraflarıyla dolu. Allahım bu nasıl bir megalomani.

İnternetten fotoğrafı alıp insatgram cilası çektikten sonra paylaşanlara diyecek hiç bir şey yok elbet. Cila demişken bazıları öyle acayip düzeneleme programları kullanıyorlar ki, orijinal fotoğrafla paylaşılan fotoğraf arasında ilişki kalmıyor neredeyse. Siz hiç toprağı, ağacı ve hatta havası kırmızı olan bir orman gördünüz mi? Ben gördüm instagram sayesinde.

Insatgramın diğer sosyal medya mecralarına göre en önemli farkı, yalnızca tabletlerde ya da akıllı telefonlarda kullanılabiliyor olması. Bilgisayarlarda fotoğraf paylaşımı yapılamıyor. Bunun nedeninin anlayabilmiş değilim.

Fotoğrafınızın altına etiket yazarak paylaşma olanağı fotoğrafınızın sizi takip etmeyenler tarafından da rahatlıkla görülmesini sağlıyor. Böylelikle instagram tematik bir fotoğraf galerisi haline dönüşüyor. Fakat burada da sorun etiketlerle fotoğrafların uyumsuzluğunda ortaya çıkıyor. Fotoğrafım daha çok insan tarafından görülsün diye alakalı alakasız her fotoğrafına "love", "nature", "istanbul" gibi etiketler koyanlar var. Bir de bu etiketleri kopyalayıp her fotoğrafında yapıştıranlar. Ne diyelim?

Facebook: Sahte duygu ve düşünceler imparatorluğu


- Harika görünüyorsun şekerim.
- Saçların çok güzel, bayıldım.
- Tü tü tü tü maşallah, nazar değmesin. Bu ne güzellik böyle.

Bu ve buna benzer sahte cümlelerle dolu oluyor çoğu zaman facebook sayfalarımız. Ne yazan inanıyor ne de okuyan.

Facebook'ta çok "like" almak istiyorsan kesinlikle az yazı ve çok görsel kullanacaksın. Kimse orada yazı okuyup beynini yormak istemiyor. Hele bir de komik videolar paylaşıyorsan değme keyfine. Lord of the Facebook. Çok "like" almanın bir diğer yolu ise şirin kedi fotoğrafları paylaşmak. Kimse, özellikle kadınlar buna dayanamıyor.

Önemli futbol maçlarından sonra, hele konu FB ya da GS'nin göze batan bir başarısı ya da başarısızlığı ise uzak durun bir kaç gün facebooktan. Çok spor sever bir millet olduğumuzdan, kabarıyor o damarlarımız birden; dalga geçmeler, hakaretler, küfürler... Daha neler neler, bini bir para. Salı pazarı gibi, her şey o kadar ucuz ki!

Güncel sisyasi gelişmelerle ilgili tavır koyan paylaşımlar belki de en masumları. Ancak sorun şu ki, kimse kendinden, özgün birşey koymuyor. Ya bir köşe yazarının yazısı, ya da benzer mecralarda paylaşıla paylaşıla usandıran klasik dokundurmalar, özlü sözler, Mevlana ya da Yunus Emre deyişleri. Aklınıza ilk gelen en aptalca cümlenin altına Mevlana yazıp paylaşın, yüzlerce like garanti.

Bir de "biri bizi gözetliyor" manyakları var. Daha doğrusu herkesin kendisini gözetlemesini isteyen manyaklar. Bazı yazılımlar kullanıp otomatik olarak "I am at... " paylaşımlarında bulunanlar mı istersin, kahvaltı masasını çekip "şu anda şurada filancalarla kahvaltı ediyoruz" diyenler mi... İşin en komik tarafı ise bu tür paylaşımların inanılamayacak kadar like almaları. "Şu anda Sabiha Gökçen Havaalanındayım" paylaşımını like eden kişnin ruh halini çok merak ediyorum. Geçenlerde çok önemli bir gazetede yer alan ekonomi makalesini paylaşıp, onunla ilgili düşüncelerimi aktarma gafletinde bulundum. Bir üstteki "I am at...." paylaşımı 50'nin üzerinde beğeni almıştı. Benimki ise yalnızca bir. O da ayıp olmasın diye beğenen eşimden geldi. Kendimi 1980'li yıllardaki Eurovision'a katılan Türk şarkıcılar gibi hissettim bir an.

Facebookun belki de en önemli sorunu seni arkadaş olarak kabul etmeyenleri takip edememen. O nedenle facebookta çok önemli bilim ya da sanat adamlarını, siyasetçileri, ulusal ya da uluslararası kuruluşları takip etme olanağı yok. Anlayacağınız facebook kendi aramızda top çevirme ya da sen çal ben oynayayım mecrası. İstisnalar dışında kimseye birşey kattığını sanmıyorum.


10 Aralık 2013 Salı

POLİTİKA DENEN ŞEY VE GÜÇ (1)

Üniversiteden 1990 yılında mezun olur olmaz yüksek lisans yapmaya başladım. Aynı zamanda, şimdi olmayan, daha doğrusu TMSF tarafından el konulup bir kamu bankasının bünyesinde eritilen bir bankanın genel müdürlüğünde çalışıyordum. Dersler ve bankanın gergin iş ortamına akşam ve gece mesaileri de eklenince, hem bedenen hem de ruhen çok yıprandım. Fakültede yüksek lisans yaptığım kürsüde açılan asistanlık sınavı imdadıma yetişti; şansım da varmış, sınavı kazandım ve bambaşka bir yaşama adım atmış oldum.

Artık ormancılık politikası alanıdan kariyer yapma başlangıcında olan genç bir akademisyendim. Zevkli ve heyecan vericiydi. İtiraf etmeliyim ki, biraz da gururlanıyordum. Fakat bir sorun vardı; ormancılığı biliyordum bilmesine ama politikanın ne olduğunu bir türlü kavrayamıyordum. Evet, ben de sabah akşam politika ve futbol konuşulan bir çevrede büyümüştüm. Bolca politika konuşuyordum ama politikanın ne olduğunu bilmiyordum.



Yıllar geçtikçe öğrendim politikayı ve öğrencilerime öğretmeye başladım. Elbette, en çok öğretirken öğrendim. Şimdi beni sınava alıp "politika nedir?" diye sorsanız ve yalnızca bir cümleyle açıklamamı isteseniz, şöyle derdim:

     "Politika, güce sahip olma ve sahip olunan güç ile topluma yön verme savaşıdır."

Güçlü olmadan hiç bir şeye yön veremezsiniz. Çoğumuz çağdaş hukuk devletlerinde hukukun her şeye egemen olduğu yanılgısına kapılırız. Oysa Napoleon Bonaparte'ın da dediği gibi; "güç ortaya çıkınca kanunlar zayıflar." O nedenle kanunların ne dediğinden daha önemli olan güç sahibinin kanunları nasıl yorumladığıdır. Bana inanmıyorsanız yaşadığınız ülkenin yakın tarihine bir göz gezidirin. Ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Buraya kadar her şey yolunda gidiyor. Ama asıl yanıtlanması gereken soruya henüz gelmedik. Madem ki politikanın temelinde "güç" yatmaktadır. O halde güç nedir?

Politika sosyal bilimleri ilgilendiren bir konudur, kuşku yok. Ama bazen fen bilimleri sosyal bilimlere de ışık tutar. Politik anlamda gücün ne olduğunu anlamak için aynı kavramın fen bilimlerindeki (varsa) karşılığına bakmak yararlı olur. Oğlum 6. sınıfa gittiği ve Fen Bilimleri Dersi ödevlerini zaman zaman birlikte yaptığımız için zihnimde taze bir güç tanımı var:

     "Güç, belli bir işi yapmanın hızıdır."

Yani ne kadar yapabildiğiniz güç ile ilgilidir. Bir işi gücünüz ölçüsünde hızlı ya da yavaş yaparsınız. Gücünüz hiç yok ise, elbette sıfır iş üretirsiniz. Bu fen bilimlerinde böyle olduğu gibi sosyal bilimlerde ve elbette politikada da böyledir. Bu nedenle bütün politikacılar güçlü olmak ister. Gücü elinde tutmak, onu hiç ama hiç kaybetmemek isterler, çünkü politikanın genlerinde güç yatmaktadır.

Bir adım daha ilerlemek için başka bir soru ile yolumuza devam edelim: "Gücün kaynağı nedir?" ya da farklı bir ifadeyle "kaç çeşit güç vardır?" Bunca yıllık deneyimim, bana politikada dört farklı güç kaynağı ve bu kaynaklara bağlı olarak da dört farklı güç olduğunu gösteriyor;

     1. Silahın Gücü

Dünya tarihi bu güce sahip olmak isteyen, bu güçle ülkesini ve hatta dünyayı yönetmeye kalkan devlet adamlarının örnekleriyle doludur. Cengiz Han'dan İslender'e, Fatih'ten son ABD başkanı Obama'ya kadar. Silah gücü yalnızca ulusal politikada değil uluslararası politikada da olağanüstü bir etkiye sahiptir. Hatta denilebilir ki, silahın gücü, demokrasinin de etkisiyle ulusal politikadan daha çok uluslararası politikada varlığını hissettirir günümüzde.

     2. İnancın (Tanrının) Gücü

Her ne kadar aydınlanma hareketi ile birlikte bu güç etkisini yitirmiş gibi görünse de hala bütün politikacıların dört elle sarıldıkları bir güç türüdür bu. Özellikle az gelişmiş ve muhafazakar toplumlarda "Allah" ile başlayan bir cümlenin karşısında durmak olanaksızdır. O gücün kaynağını eleştiremezsiniz, çünkü derhal inanca saygısızlık nakaratları devreye girer. Hem sizi o güçle çekip çevirmeye kalkarlar hem de dokunulmazlık, eleştirilemezlik zırhı ile korurlar onu.

     3. Paranın Gücü

Özellikle endüstri devrimi ile birlikte para toplumun tüm katmanlarında hızlı bir şekilde dolaşmaya başlamıştır. İçe dönük tarım toplumları ve kölelik düzeninin yerini dışa dönük sanayi toplumları almıştır. Sanayi ile birlikte ticaret de gelişmiş, toplumun bir kısmı zenginleşmiş diğer kısmı da zenginlik hayalleri kurmaya başlamıştır. Zamanla paranın satın alamayacağı hiç bir şey kalmamıştır toplumsal çarklar silsilesinde. Öyle ki bazı az gelişmiş ülkelerde "ben fakiri sevmem" diyen devlet(!) adamlar baş tacı edilmiş, o ülkelerde zenginlik, yani paranın gücüne sahip olmak tek geçerli insanlık erdemi haline getirilmiştir.

     4. Aklın Gücü

İlk üç güç kaynağı ve güç türünün tek bir amacı vardır. Geniş halk kitlelerini baskı altında tutarak etkizileştirmek ve gücün yalnızca belli sınıfların elinde kalmasına destek olmak. Bu sayede toplumu bir koyun sürüsü gibi yönetmek olanaklı olur. Aslında güçlü sınıf(lar)a karşı geniş halk kesimlerinin elindeki tek güç aklın gücüdür ve bu nedenle bu güç türüne aklın gücü yerine halkın gücü de denilebilir. Toplumda ve politikada aklın (halkın) gücünü egemen kılmak için bazı dinamiklere ihtiyaç bulunur. Aklı egemen kılmak, halkı silah, inanç ve para kullanarak baskı altında tutmaya karşı koymak için aklın doğrularının geniş halk kesimlerine yayılması gerekmektedir. Bunun için iki önemli toplumsal kuruma büyük rol düşer. Bunlar bilim ve sanattır. O nedenle ilk üç güç türüyle politika yapmak isteyenler bilim ve sanat üzerinde kara bir bulut gibi gezinirler sürekli.

Burada geçici bir nokta koyalım. Söylenecek çok söz var daha. Noktamız da büyük bilim adamı Charles Darwin'in şu sözleri olsun:

Charles Darwin
(1809 – 1882)

Bilim ve sanat bir kuşun kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. 'Tavuk toplum', önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.


"Bilim ve sanat bir kuşun kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. Tavuk toplum önüne atılmış bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz."


20 Eylül 2013 Cuma

Ey Özgürlük Geldinse Kadınlara da Görün!

Dr. Cihan Erdönmez

Başlar başlamaz şunu söylemeliyim; "Diğer insanları, canlıları, doğayı ve kültürel değerleri olumsuz etkilemeyen hiçbir eylemin yasaklanmasından yana değilim." Bu yazının ana konusunu oluşturacak olan ve bir türlü çözemediğimiz türban-başörtüsü ya da genel anlamda örtünme sorununa bakışım da bu doğrultudadır. O nedenle, bana soracak olursanız, herkes, sıfatı ve görevi ne olursa olsun, istediği kıyafeti istediği yerde giyebilmelidir. Bu kıyafet çarşaf ve burka da olabilir, bikini de!

Üst paragrafta da görüldüğü üzere konu ne zaman kıyafet özgürlüğü olsa, farkına varmadan ve hatta refleks olarak onu kadın kıyafeti üzerinden tartışmaya başlıyoruz. Ben kimsenin erkek kıyafetlerini, özgürlük perspektifinde tartıştığını görmedim bugüne kadar. Bence asıl sorun tam da burada yatıyor.

İki gündür gazetelerde, Balıkesir'deki bir okula atanan Türkçe öğretmeninin başörtülü, çarşafımsı kıyafeti üzerine haberler okuyoruz (İlginç bir not: Söz konusu okul bugünlerde CHP saflarında siyasete atılma hazırlıkları yapan gazeteci Can Ataklı'nın dedesi tarafından yapılmış ve onun adını taşıyor). Tepkiler, müfettişler ve elbette savunanlar. Bugün Ahmet Hakan da Hürriyet'teki köşesinde bununla ilgili bir yazı kaleme almış.

Kimse kimsenin kıyafetine karışamaz. Buna devlet de dahil. Nokta.

Ama bu, türban, başörtüsü, kadının örtünmesi konusunda hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz anlamına gelmiyor elbette. Madem ki konu özgürlük ve madem ki özgür bir ülkede (!) yaşıyoruz, fikirlerimi paylaşmamda bir sakınca olmayacağı anlamına gelir bu!

Kadın niye örtünür? Malumunuz tüm Adem ve Havva görsellerinde her ikisinin de yalnızca cinsel organları yaprakla örtülüdür. Demek ki o bölgeyle ilgili bir örtme-örtünme ihtiyacı her iki cins için de var. Zamanla bu ihtiyaç giderek artmış olmalı. Bu artışta kanımca, hem soğuktan korunma hem de gelenekler ve inançlar etkili olmuş. Örneğin, soğuk olgusunun yaşanmadığı ve dünyadaki yaygın dini inançların görülmediği pek çok ilkel kabilede hem erkeklerin hem de kadınların Adem ve Havva'dan hallice örtünerek yaşamaya devam ettiklerini hepimiz biliyoruz. Bildiğimiz bir şey daha var ki, bugün dünyanın hemen her bölgesinde kadınların erkelerden daha fazla örtünmesi bekleniyor. Neden?


Bu soruya yanıt alabilmek için bir anektod paylaşmak isterim; Üniversitede öğrenciyim. İkinci sınıf. Su Ürünleri dersimiz var. Derse, saygıyla anayım, Prof. Dr. Tamer Öymen (o zamanlar sanırım doçentti) giriyor. Derste balıkların erkeğinin dişisinden nasıl ayırt edilebileceğini anlatırken şunu söyledi Tamer Hoca: "Erkeği dişisinden çirkin tek hayvan insandır. Çünkü hayvanlarda dişi seçicidir, erkek dişi tarafından seçilebilmek için daha gösterişli, daha güçlü ve doğal olarak daha güzel olmalıdır." Hoca haklıydı gerçekten de. Erkek arslanların yelelerinden geyiklerin boynuzlarına, tavus kuşunun ihtişamlı kuyruğundan papağanların renklerine kadar aklınıza gelen her örnek, hocanın cümlesini doğruluyordu. Doğada, hayvanlar aleminde, dişi, güçlü, güzel, ihtişamlı erkeği seçmek üzere programlanmıştı. Ancak bu şekilde sağlıklı ve güçlü yavrulara sahip olabilir, böylelikle türünün neslinin devamlılığı mümkün olabilirdi. Sağlıksız, zayıf ve çirkin erkekler çiftleşemezler ve böylelikle doğal bir seleksiyon meydana gelebilirdi. Hocanın yanıldığı tek bir şey vardı. O da insanın istisna olmadığı.

İnsanın da, diğer hayvanlar gibi, erkeğinin dişisinden daha güzel olduğunu, ön yargılarınızdan arınarak düşünürseniz rahatlıkla görebilirsiniz. Erkek bedeni, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, kadın bedeninden daha kompakt, daha sağlam ve daha estetik durmaktadır. Yani ister yaradılışa inanın ister evrime, erkek, dişiler tarafından seçilip üreyebilmek için daha güçlü ve güzel bir bedenle donatılmıştır. Çağımızda evliliği düşünen her kadının öncelikle "bu adamdan iyi bir baba olur mu" diye düşünmesinin nedeni de onların sahip oldukları doğal seçme içgüdüsünün çağdaş yansımasıdır bana göre. Oysa erkek yalnızca çiftleşmeyi düşünür.

Peki, ne oldu da insan dünyasında işler tersine döndü. Yani seçici erkek ve seçilen kadın haline geldi. Olan şu; insan doğal bir varlık olmaktan kültürel bir varlık olmaya doğru hızlı bir dönüşüm geçirdi. Yalnızca kendi dönüşmedi, doğayı ve doğal olan herşeyi dönüştürdü. Bu dönüşümü gerçekleştirirken de, istisnasız olarak güç kullandı. Gücünün farkına varan insan kendinden daha güçsüz gördüğü herşeyi egemenliği altına almak, kendi amaçları için kullanmak istedi. Doğayı egemenliği altına aldı, güçsüz kabileleri egemenliği altına aldı, güçsüz toplumları egemenliğe altına aldı. İnsanlık tarihine bakın; o tarih aynı zamanda güçlünün güçsüzü ezme tarihidir. Ve güçlü erkeğin egemenliği altına aldığı güçsüz kadını ezme tarihi.

Herşeye, insana özgü bir bencillik ve kıskançlıkla sahip olmak ve kendi üstünlüğünü devam ettirmek isteyen erkek, zamanla kadının farklı olduğuna inanmak istedi. Bunun için pek çok gerekçe uydurdu. Bunların başında da kadın bedeninin erkeğinkinden farklı ve zayıf olması geliyordu. Zayıf kadını koruma bahanesiyle önce örttü sonra da yavaş yavaş toplumdan çekmeye, uzaklaştırmaya başladı. Zamanla bunu öylesine benimsedi ve özümsedi ki, önce geleneklerde sonra da inançlarda yer edinmeye başladı kadınının zayıflığı ve korunması gerekliliği. Bu da yetmedi, onu kötü ve kışkırtıcı ilan etti. Erkek, aslında masumdu erkek dünyasında. Ama kadın onu kışkırtabilir ve kötülüklere yöneltebilirdi. Onun için kadın herşeyden uzak tutulmalı, sokağa çıkmamalı, çıksa da hiçbir yeri görünmemeli idi. Saçının bir teli bile. Saçının bir teline bile (sözde) zarar gelmesini istemediğimiz analarımız, karılarımız, kızlarımız, kardeşlerimizdi onlar biz erkelerin.

Bugün çağdaş olarak nitelediğimiz pek çok ülkede 20. yüzyılın ortalarına kadar rasyonel bir seçim yapabilme yeteneklerinin bile olmadığı düşünülüyordu kadınların. Haklarını almaları, erkek egemen dünyaya karşı vermiş oldukları uzun ve yıpratıcı bir mücadeleden sonra gerçekleşti. Bu dediğim yalnızca dünyanın küçük bir bölümü için geçerli elbette. Dünyanın çok büyük bir bölümünde ve ne yazık ki İslam coğrafyasının neredeyse tamamında kadınlarla erkeler asla eşit değiller. Sanırım Suudi Arabistan'da kız çocuklarının bisiklete bile binmesinin yasak olması ne demek istediğimi daha net ortaya koyar.

Ya Türkiye? Cumhuriyet devrimlerine kadar tablo oldukça karanlık. Sonra hızlı bir modernleşme hareketi ve elbette buna yönelik tepkiler. Yaklaşık bir ay sonra Cumhuriyet'in 90 yılı dolacak. 90 yıllık Cumhuriyet'te, ülkemizde kızlarımız hala okula gönderilmeyebiliyor.  Ve ülkemizde onlar hala çocuk yaşta evlendirilebiliyorlar (satılabiliyorlar). Ve ülkemizde onlar hala defalarca tecavüze uğrayıp suçlu sayılabiliyorlar. Ve ülkemizde onlar hala eksik etek görülüyorlar. Ve ülkemizde onlar hala şiddete maruz kalıyor, sokak ortasında öldürülebiliyorlar. Ve ülkemizde onlara hala "yosma", "kuyruk sallamasaydı", "verici", "motor" ve söylemek istemediğim pek çok çirkin söz rahatlıkla söylenebiliyor. Erkekler, kendilerini üstün gördükleri ve bu üstünlüklerini kaybetmek istemedikleri için ellerini kadınların üzerinden bir türlü çekmiyorlar. Kadınlar baba, koca, kardeş, mahalle, köy, töre baskısı altında kıvrım kıvrım kıvranıyorlar ve biz ülkemizde, hala, bırakın kadınlar özgürce örtünsün diyoruz. Elbette kadınlar özgürce örtünebilmeliler. Ama peki ya örtünmek onların gerçekten özgür kararları değilse? Biz bu ülkede örtünmek istemeyen her kadının rahatlıkla örtülerini atabileceği sosyolojik, psikolojik ve yasal koşulları hazırladık mı? Devlet ve diğer sosyal kurumlar, olgular ve oluşumlar bu açıdan bütün kadınlara güvence verebiliyor mu?

Ben her kadının özgürce her istediğini yapabilmesi, her istediğini giyebilmesi ya da giymemeyi tercih edebilmesi tarafındayım. Ne devlet ne de bireyler buna karışamazlar. Bu ülkede örtünen kadınlara yönelik baskılar olmuştur ve muhtemelen de devam edecektir. Bunu desteklemek mümkün değil. Peki ama istemediği halde örtünmek zorunda kalan kadınlar için tavrımız ne? Peki ama özgürce seçimler yapabilecek olanaklardan mahrum bırakılan, erkek baskısı altında ezilen kadınlar için tavrımız ne?

Ey erkekler! Önce kadınları gerçekten özgür bırakın. Üzerlerinden çirkin ön yargılarınızı ve baskınızı çekin. Onlar gerçekten ama gerçekten özgür olsun. Sonra kim ne kadar örtüneceğine gerçekten özgür olarak kendisi karar versin. Hiç bir alanda özgür olmayan kadının örtünmesine özgürlük denilemez. Ama yine de saygı duymak zorundayız. Nokta.