Etiketler

Denemeler (12) Diğer (28) Makaleler (18) Şiirler (45)
Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2017 Cuma

Tercih yaparken...

Her sene Temmuz ortası Ağustos başı yüz binlerce aday ve onların yakın çevresi için sıkıntılı bir sürece sahne olur. Burada dile getirmeye gerek görmediğim ve Türkiye'ye özgü pek çok saçmalığın halkalarından biri olarak, adaylar, bakkala giden çocuğun elindeki parayı gösterip "Bakkal amca buna ne olur?" demesi gibi elindeki sınav sonuç belgesini ona buna gösterip, "Bu puana ne olur?" sorusunu sorarlar. Hepimiz bu saçmalığın ürünüyüz. Ben de 1986 yılında buna benzer şekilde (ki, o zaman tercihimizi sınav sonucu açıklanmadan, sınava girerken yapıyorduk; alabileceğimiz puanı tahmin ederek) okuyacağım üniversiteyi ve bölümü seçtim. Daha sonra da buna benzer şekilde üniversite kapısından giren öğrencilere hocalık ve yöneticilik yaptım. 30 yıldan fazla süredir bu sistemin içindeyim. Devlet üniversitelerinde de (İstanbul ve 19 Mayıs) değişik vakıf yükseköğretim kurumlarında da çalıştım. Pek çoğu hakkında da çalışmasam bile bilgi sahibiyim. Bütün bunlara dayanarak ve sadece ve sadece kişisel görüşüm olarak (bu görüşlerin her şart ve koşulda doğruluğunu garanti edemem), daha çok tavsiye niteliğinde, tercih yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiğini aşağıda kısaca açıklamaya çalışacağım. Umarım yararlı olur:


  1. Ne için üniversite okumak istiyorsunuz? Bu sorunun cevabını çok net vermelisiniz. Yaygın şekilde olduğu gibi, iyi bir meslek ve iyi bir gelecek sahibi olmak için mi? Yoksa nadiren de olsa rastladığımız gibi "Meslek benim için önemli değil, nasıl olsa para kazanırım; ben kendimi geliştirmek için üniversiteye gitmek istiyorum" mu diyorsunuz? Aslında, her iki yol birbirinden tamamen kopuk değil. Yani meslek için gittiğiniz üniversitede de kendinizi geliştirebilirsiniz ya da kendinizi geliştirmek için gittiğiniz üniversite de size çok iyi iş fırsatları sunabilir. Fakat yine de bu soruya vereceğiniz cevap önemli. Eğer ikinci cevabı veriyorsanız kalbinizin sesini dinleyin derim. Ama cevabınız birincisiyse işler değişir. Bir defa zaman içerisinde parlayan ve sönen meslekler olduğu gibi hiçbir zaman çok parlamayan ama hiçbir zaman da ölmeyecek meslekler vardır. Bunların başında doktorluk gelir. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin hepimiz biyolojik varlıklar olarak kalmaya devam edeceğiz ve bu nedenle de hastalandığımızda doktorlara ihtiyaç duyacağız. Benzer şekilde öğretmenlik de en azından yakın gelecekte önemini koruyacak bir meslek olarak görünüyor. Bunlara hukuk (avukatlık, hakimlik vb.) ile mimarlığı da ekleyebilirim. O nedenle, klasik gibi görünse de tercih yaparken bunlarla ilgili bölümleri iki kez düşünün derim. Öbür tarafta da insanlığın gidişi doğrultusunda parlayan ve parlaması muhtemel mesleklere dikkat etmek lazım. Bu mesleklerin neler olduğuna ilişkin sanal alemde epey bilgi olduğundan burada detaylarına girmek istemiyorum.
  2. Tanıdığım pek çok aday devlet üniversitesi mi vakıf üniversitesi mi ikilemine düşüyor. Ama bu sorunun cevabı yok. Çünkü iyi devlet üniversiteleri de var, iyi vakıf üniversiteleri de. Tam tersine her iki grubun iyi olmayanları da (kötü demek istemedim) hayli fazla. Kişisel görüş olarak, köklü ve saygın bazı devlet üniversitelerini (Boğaziçi, ODTÜ, İstanbul, İTÜ, Hacettepe, Ankara, Ege...) kazanabiliyorsanız, istisnalar hariç vakıf üniversitelerini düşünmenize gerek yok derim (bu devlet üniversitelerinin bütün bölümleri değil elbette). Vakıf üniversiteleri içerisinde Koç ve Sabancı'yı da rahatlıkla tercih edebilirsiniz. Diğer vakıf üniversiteleri konusunda bölüme ve o bölümün öğretim kadrosuna bakmak gerekir. Burada unutulmaması gereken önemli bir nokta da şu; malum Fetö operasyonları nedeneniyle pek çok devlet üniversitesi önemli ölçüde akademik kadro kaybına uğradı. Bu nedenle, tercih yapmadan önce akademik kadroların mutlaka detaylıca incelenmesi gerekir. Bu kadroların benzer nedenle bundan sonra da azalması muhtemel görünüyor. Diğer yandan, vakıf üniversitelerinin web sayfalarında gördüğünüz akademik kadrolar yanıltıcı olabilir. Haftada iki saat gelip ders verip giden hocayı da bu üniversiteler kendi hocasıyımış gibi gösterebiliyor. Bu da önemli olmakla birlikte, akademik kadroyu incelerken dikkat edilmesi gereken tam zamanlı kadroya sahip, yani o üniversitenin gerçek hocalarıdır. Ayrıca, vakıf üniversitelerinde hoca sirkülasyonunun devlet üniversitelerine göre çok daha hızlı olduğunu unutmayın. Bugün web sayfasında gördüğünüz hocalar siz kayıt olana kadar başka bir yere gitmiş olabilirler ya da başka yerlerde görev yapanlar sizin tercih yapacağınız bölüme gelebilirler.
  3. Vakıf üniversitesi tercih edecekseniz (Dikkat! Türkiye'de özel üniversite yok. Vakıf üniversitesi var. Kısaca özel üniveriste kar amaçlıdır, vakıf üniversitesi hayır amaçlı. Ne var ki bugün vakıf üniversitelerinin çok büyük bir bölümü kar amaçlı çalışmaktadır. "Nasıl?" diye sormayın. Bu uzun bir hikaye ve burası yeri değil) o üniversiteyi kuran vakfın tarihini inceleyin. Üniversite kurmak için kurulmuş uydurma bir vakıf mı yoksa yıllardır eğitim işinde olan gerçek bir vakıf mı? Örneğin Işık Vakfı yüz yıldan fazla süredir eğitim işiyle uğraşan gerçek bir vakıftır ve Işık Üniversitesi de bu vakfın kurduğu bir üniversitedir. Diğer yandan Haliç Üniversitesi de gerçek bir vakıf olan Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı tarafından kurulmuştur. Ancak, burada anlatması uzun sürecek karışık bir hikaye sonrasında üniversite yönetiminde pek çok usulsüzlük yapıldığı için 2016 yılında bu üniversitenin yönetimi geçici olarak garantör üniversite olan İstanbul Üniversitesine devredilmiştir. Yine de köklü vakıflar tarafından kurulmuş üniversitele daha çok güvenebilirsiniz. Haliç Üniversitesini bir istisna olarak değerlendirmek gerekir.
  4. Elbette vakıf üniversitelerinde ödenecek ücretler önemli bir karar kriteri. Bu noktada tavsiyede bulunmam mümkün değil; herkes kendi hesabını daha iyi yapacaktır. Ancak, özellikle burslu programları tercih ederken burs koşullarını detaylı incelemenizde yarar var. Size verilen burs normal öğretim süresince garanti mi yoksa başarısızlık durumunda kesiliyor mu? Bunu anlamak için kılavuzda yer alan bölümlerle ilgili dipnot şeklinde verilmiş koşullar ve açıklamalar bölümünü çok iyi okumanız gerekiyor. Okuyacağınız bölümün hazırlık eğitimi var mı yok mu? Bunu öğrenin ve acı bir sürprizle karşılaşmayın. Genel ilke olarak yabancı dilde eğitim veren programların zorunlu hazırlık eğitimleri vardır. 
  5. Devlet üniversiteleri de vakıf üniversiteleri de çoğunlukla çok kampüslü bir yapıya sahip. Pek çok bölüm tanıtımlarda kullanılan merkez kampüslerinin dışında faaliyet gösteriyor olabilir. O nedenle seçeceğiniz bölümün hangi kampüste eğitim verdiğini mutlaka öğrenin ve tercihinizi buna göre yapın (Mesudiye Meslek Yüksekokulunda görev yaptığım sırada okulun Ordu'da olduğunu sanıp tercih yapan pek çok öğrenci ciddi sıkıntılar çekmiş ve bir bölümü de okumadan geri dönmek zorunda kalmıştı).
  6. Mümkünse tercih yapacağınız bütün fakülte ve bölümleri yerinde ziyaret edin, gözlerinizle görün. Hocalarıyla, bulabilirseniz eski öğrencilerle konuşun. Binaların, koridorların, amfilerin, derslik ve laboratuvarların kalitesine bakın ama fiyakasına aldanmayın. Bunlar yanıltıcı olabilir. Size gösterdikleri son derece gelişmiş bir laboratuvara sizi dört yıl boyunca bir kez olsun sokmayabilirler. Bazı alanları yalnızca vitrin ve dekor olarak donatmış olabilirler. Bunlar yanıltıcı olur. Köklü devlet üniversitelerinin karanlık ve küflü koridorları vakıf üniversitelerinin ışıltısından çok daha fazla üniversite havası barındırır. Hocalarla ve öğrencilerle konuşurken şu genel ilkeyi gözden uzak tutmayın; Hocalar övme öğrenciler yerme eğilimindedir. Her ikisine de akılcı bir mesafe payı bırakın. 
  7. Tercih yaparken en önemli kriterlerden biri de eğitim maliyetleridir. Vakıf üniversitelerinin ücretlerini incelerken yıllık fiyatların sonraki yıllarda nasıl değişeceğini sorgulayın. Size değişimle ilgili yazılı bir garanti vermelerini isteyin (TÜFE-ÜFE ortalaması ya da sabit bir oran gibi; tabi en güzeli fiyatların hiç değişmemesi garantisi ama bu çok zor). Bazı vakıf üniversiteleri bütünlemelerden ayrıca ücret almak gibi etik olmayan davranışlarda bulunabilirler. Bunu iyice sorgulayın. Gerekiyorsa yazılı garanti isteyin. Yaz okullarının her durumda ayrıca ücretlendirileceğini hesaba katın. 
  8. Bazen şehir dışında devlet üniversitesi aynı şehirdeki vakıf üniversitesinden daha pahalıya mal olabilir. Ulaşım, konaklama, yeme-içme vb. maliyetler umduğunuzdan yüksek seviyelere ulaşabilir. Bu maliyeleri hesaplarken asla devlet yurdu üzerinden hesap yapmayın. Çünkü devlet yurtlarında kalan öğrencilerin büyük bir bölümü kısa süre sonra arkadaşlarıyla eve çıkma ya da daha konforlu bir özel yurda taşınma eğiliminde olur.
  9. Bir bölümde verilen eğitimin kalitesi o bölümün kadrolu hoca kalitesi ile doğru orantılıdır. Bunu aynı üniversitenin diğer bölümlerindeki hocaların kalitesi ile bölüme ders vermek üzere dışarıdan gelen hocaların kalitesi destekler. Diğer her şey (teknoloji, binalar, laboratuvarlar vb.) ikinci planda etkendir. Bunu asla aklınızdan çıkarmayın.
  10. Tercih edeceğiniz bölümün uluslararası ağlarla bağlantısını iyi inceleyin. Erasmus'tan uluslararası bilimsel etkinliklere bölümünüz sizi dünya vatandaşlığına taşıyabilecek kapasitede mi? Bunu mutlaka sorgulayın. Uluslararası ilişkiler ofisini ziyaret edip, sözlerden değil rakamlardan oluşan bilgiler alın.
  11. İngilizce ya da diğer bir yabancı dille eğitim veren programlar, köklü devlet ve bazı vakıf üniversiteleri hariç başarıyla yürümez. Çünkü neredeyse sıfır İngilizce ile gelen öğrenci hazırlık eğitiminde dersi İngilizce yürütebilecek seviyeye ulaşamaz. Ayrıca, bazı hocaların İngilizce seviyeleri de yetersiz olabilir. Bu nedenle pek çok ders İngilizce başlayıp Türkçe bitmek zorunda kalınır. Eğitimin adı İngilizce ve kendisi Türkçe olur.
  12. Üniversite eğitiminiz sırasında kendinize fark yaratacak özellikler ekleyin. Çünkü iş yaşamında sizin aday olacağınız pozisyonlara sizin gibi binlerce kişi daha aday olacak. Onların da sizinle aynı diploması olduğunda siz yüksek lisans diplomanızı öne sürün. Eşitlik yine bozulmadıysa yabancı dil bilginizi, ikinci yabancı dil bilginizi, katıldığınız sosyal sorumluluk projelerini, çaldığınız enstrümanları, gezip gördüğünüz ülkeleri, aldığınız sertifikaları, yaptığınız kulüp faaliyetlerini, sahip olduğunuz sporcu lisanslarını... ekleyin. Kendinize kattığınız her nitelik bir gün bir yerde sizin fark edilmenizi ve öne çıkmanızı sağlayacaktır. 
  13. Hangi bölümü okursanız okuyun mezun olduğunuzda İngilizceyi çok iyi seviyede ve ikinci bir yabancı dili de iyi seviyede bilmenizin asgari şart olduğunu unutmayın. İkinci yabancı dil için mühendislik okuyanlara Almancayı, sosyal bilim okuyanlara Fransızcayı ve sanat okuyanlara İtalyancayı öneririm. Bunlara ek olarak bilişim alanındaki yeterliliğinizin yüksek olması da kaçınılmaz bir zorunluluk. Bunları mezun olduktan sonra hallederim derseniz hata yaparsınız. Bunları üniversite okurken çok daha kolay halledersiniz. Mezuniyet sonrası lisanüstü eğitim arayışları, iş arayışları, nişanlanma, evlenme, askerlik curcunası içerisinde hayatınızın belki de en zor dönemini yaşayacaksınız. O nedenle, hayatınızın belki de en kolay dönemi olan üniversite yıllarını iyi değerlendirin. Çünkü en fazla boş zamanınız bu yıllarda olacak. Ve kafanız da en çok bu yıllarda rahat olacak.
  14. Yukarıdaki 13 maddeyi okuduktan sonra hala "Eee! Peki ben hangi bölümü tercih etmeliyim?" sorusunu soruyor olmanıza şaşırmayın. Çünkü bu yazı hangi bölümleri tercih etmeniz gerektiğini size göstermek için yazılmadı. Tercih yaparken nelere dikkat etmeniz gerektiğini göstermek için yazıldı. Ve tekrar bir uyarı. Bu yazdıklarım bilimsel gerçekler değil benim kişisel görüşlerimdir. Tavsiye niteliğinde okuyun; kendi kararınızı kendiniz verin.

Başarı ve mutluluk dileklerimle,

Not: Sorularınızı cihanerdonmez@hotmail.com adresine yazılı olarak gönderebilirsiniz.

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Bilin: Halkın Ekmeğidir Adalet

Bertolt Brecht "Halkın Ekmeği" şiirine böyle başlıyor.

Neredeyse yarım yıl oldu son çalıştığım iş yerinden ayrılalı. Zamanım bol. Bir kitap yazmanın hazırlığı içerisindeyim bu bol zamanda. İnsan-orman ilişkilerinin tarihi üzerine olacak bu kitap. Tarih öncesinden günümüze. Fakat, insan-orman ilişkilerini anlayabilmek için önce insanı, onun yarattığı kültürleri, uygarlıkları anlayabilmek gerekiyor. O nedenle insanlık tarihi okuyorum uzun uzun.İnsanlık tarihi denilen şey, anladığım o ki, güçlülerin tarihi aslında. Güçlülerin tarihi; ama aklen, ahlaken güçlülerin değil. Parası, silahı ve tanrısı güçlü olanların tarihi.

16 Kasım 1532'de Peru'nun bir dağ kasabası olan Cajamarca'da İnka İmparatoru Atahualpa ile İspanyol fatih Francisco Pizzaro'nun karşılaşmaları ve sonrasında gelişen olaylar, Pizzaro'nun kardeşleri Hernando ve Pedro'yla birlikte altı görgü tanığının yazdıklarına göre şöyle:

"Pizzaro rahip Vincente de Valverde'yi Atahualpa ile konuşmaya gönderdi, onu Tanrı adına Hazreti İsa'mızın yasasına uymaya ve Majesteleri İspanya kralının hizmetine girmeye davet etmesini söyledi..."

Rahip bir elinde haç bir elinde Kitabı Mukaddes ile birlikte Atahualpa'nın yanına geldi ve şöyle dedi:

"Ben Tanrı'nın bir rahibiyim ve Hıristiyanlara Tanrı'nın işlerini öğretirim, bunları aynı şekilde size de öğretmeye geliyorum. Öğrettiğim şeyler bu kitapta Tanrı'nın bize söylediği şeylerdir. Bu yüzden Tanrı ve Hıristiyanlar adına sizden rica ediyorum, onların dostu olun, çünkü Tanrı'nın istediği budur, bu sizin de iyiliğinizedir."

"Atahualpa kitabı aldı. Nasıl açılacağını bilmiyordu. Rahip açmak için elini uzattığında Atahualpa rahibin eline vurdu..."

"Rahip Pizzaro'nun yanına koşarak 'Koşun, koşun Hıristiyanlar!' diye bağırdı. 'Tanrı'nın işlerini kabul etmeyen bu düşman köpeklere haddini bildirin. O zorba benim kutsal yasa kitabımı yere attı!'..."

Avrupalılar 1492'den itibaren akın akın Amerika'ya gelmeye başladılar. 100 yıldan az sürede bu ve buna benzer olaylar sonucunda ve Amerikan yerlilerine bulaştırdıkları çiçek başta olmak üzere salgın hastalıklarında etkisiyle yerli nüfusun %95'ini yok ettiler. Güçlüydüler, adil değildiler ve tarihi onlar yazdılar.

Sanmayın ki başka zaman dilimlerinde ve başka coğrafyalarda tarih başka türlü cereyan etti. Bundan 100 bin yıl önce Doğu Afrika'dan çıkıp Neandertaller ve diğer insan türlerini yok ederek bütün dünyaya yayılan Homo sapiens egemenliği de adil değildi, M.Ö. üçüncü bin yıldan itibaren kurulan Mezopotomya Devletleri, Yunan Uygarlığı, Roma Uygarlığı, Çin ve Hindistan Uygarlıkları, Moğollar ve Türk Uygarlıkları da. Adil olanın ne olduğu önemli değildi, önemli olan güçlünün kim ya da ne olduğuydu. 21. yüzyıl dünyasında hala aynı sistem işliyor. Hatta bu sistem yalnızca insanların kendi arasındaki ilişkilerde değil, insanın doğaya ve diğer hayvanlara uyguladığı zulümde de egemen.

Bertolt Brecht belki de bu yüzden "Halkın ekmeğidir adalet" diyor. Halk dediğimiz, çoğunlukla din ve milliyetçilik duygularıyla bir arada tutulup yönetilen, emeği sömürülüp hakkı yenilen geniş insan kitleleri. Bir de yönetenler, ipleri ellerinde tutanlar var. Çağlar değişir, uygarlıklar, devletler yıkılıp yerlerine yenileri kurulur, iktidarlar değişir ama bu grup hep olur. Onlar oyunun kurallarını belirleyenlerdir. Onlar politik sistemin üstün aktörleridir; siyasetçidir, iş adamıdır, sözde bilim adamlarıdır, basın yayın kuruluşlarının patronlarıdır, gazetecilerdir... Onlar gücü elinde tutanlardır ve onların adil olmak gibi bir kaygıları bulunmaz. Kurulan sözde adalet sistemleri onlara dokunmaz, onların canını acıtmaz. Onlara suç işlemek serbesttir, adına suç denilmez, yaptırımı olmaz.

Halk ekmeğine sahip çıkmazsa, adaletin değerini anlamazsa bu daha uzun yıllar boyunca böyle devam edecektir. Geniş halk kitleleri olarak bizler için özgürlük soluduğumuz hava, dayanışma içtiğimiz su ve adalet yediğimiz ekmektir.

Dün Maltepe'de yapılan Adalet Mitingi ile son bulan Adalet Yürüyüşünü bu nedenle çok önemli buldum. İki gün önceki Pendik-Dragos yürüyüş kısmına ve dünkü mitinge katıldım. Benim için bu yürüyüşü ve mitingi kimin düzenlediği hiç önemli değildi. Önemli olan samimi bulduğum bir adalet arayışının vurgulanmasıydı.

Dün ve bugün görsel, işitsel, yazılı ve sosyal medyada bu konuyla ilgili yapılan yorumlara bakıyorum. Kimisi kafasını kuma gömmüş görmezden geliyor. Bunları biliyoruz zaten. Bunlar emir kulları, yazık! Kimisi geçmişte yapılan adaletsizlikleri öne sürerek "bunlar var ya bunlar!" misali laflar ediyor. Kimisi kafasını alanda kaç kişi vardı sorusuna takmış, gözü başka bir şey görmüyor. Bunlar terörist, Fetöcü diyenler bir başka grup. Sanırım bir zamanlar en çok "Muhterem Hoca Efendi Hazretleri" deyip el etek öpenler olsa gerek bu gruptakiler. 15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı çoğunu başka rollerde, başka laflar ederken görecektik muhtemel. Kimi güçlü görürlerse onun yanına sığışmak için yapmadıkları şaklabanlık kalmaz bunların.

Lafı uzatmayalım. Her kafadan bir ses çıkıyor. Fakat hiç kimse, ama hiç kimse "Arkadaş, sizin derdiniz ne? Bu ülkede zaten adalet var!" diyemiyor. Bu işin, çoğu boş laf kalabalığı içerisinde, püf noktası bu olsa gerek.

19 Temmuz 2016 Salı

Demokrasiden başka yol ve diyalog kurmaktan başka çözüm yok!

Darbe deyince aklıma doğrudan 12 Eylül ve kısmen de 27 Şubat gelirdi. Şimdi bir de nur topu gibi 15 Temmuz'umuz oldu.

Şakası bir yana Türkiye büyük bir felaket atlattı. Darbe girişimi başarılı olsa, olabilecekleri tahmin bile etmek istemiyorum. Her ne kadar mevcut hükümetin uygulamalarından vatandaş olarak rahatsızlıklarım olsa da, nihayetinde seçimle işbaşına gelmiş, meşru ve iktidar etme gücü sorgulanamaz bir hükümetten söz ediyoruz. 21. yüzyılda, bu şekilde işbaşına gelmiş bir hükümetin silah gücüyle iktidardan el çektirilmesi kesinlikle kabul edilemez. İktidarın nasıl değişeceğinin yöntemi demokrasi kitabında açıkça yazılıdır.

15 Temmuz'un travmatik etkileri gözlemleyebildiğim tüm toplum kesimlerinde devam ediyor. Korku, kaygı ve bir ölçüde de zafer sarhoşluğu... Bütün bu duyguların kısa sürede yerini sağlıklı tepkilere bırakması gerekiyor. 15 Temmuz gerçek anlamda bir demokrasi bayramı olabilir.

Sanırım, artık, toplumun çok önemli bir kesimi devlet organizasyonu içerisinde liyakatı bir kenara koyarak belli bir görüş, ideoloji ya da cemaati temel alan yapılanmanın ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini görmüştür. Devlet organizasyonu, bütün bunlardan arındırılmış bir yapılanmayla ayakta kalabilir.

Diğer yandan, doğal yapıda monokültür ne kadar tehlikeli ise toplumsal yapıda da aynı derecede tehlikelidir. Toplumun sağlığı ve devamlılığı farklı inanç, ideoloji, politik yaklaşım ve yaşam tarzlarını benimsemiş grupların uyum içerisinde bir arada yaşayabilmesi ile ilişkilidir. Ve bundan daha önemlisi bu grupların birbiriyle diyalog kurması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü hiçbir grup mükemmel olmadığı gibi her bir grup kendi içerisinde çok önemli doğruları barındırır. Gruplar arası diyalog radikalleşmeleri önler, saygı ve empatiyi güçlendirir.

Türkiye'den başka vatanımız, demokrasiden başka yolumuz, diyalogdan başka çözümümüz yok!

17 Temmuz 2016 Pazar

Darbeye karşı olmak mı?

12 Eylül 1980'de 10 yaşındaydım. Darbenin bazı bölümleri ben ve akranlarım için oyun gibiydi. Sokağa çıkma yasağına rağmen küçük muhitimizin tozlu sokaklarında oyunlar oynayıp, devriye gezen askerlerden saklanmak örneğin. Buna karşın darbe gibi darbeydi 12 Eylül. Yönetime askerler tam anlamıyla egemen olmuşlardı ve iktidarlarını değil sorgulamak, darbe kelimesini kullanmak bile mümkün değildi. Halkın çok ama çok büyük bir bölümünün darbecileri alkışlamaktan elleri şişiyordu, yazık.

O yıllar babam ve annemin Almanya'dan geri dönüşünün hemen sonrası sayılırdı. Onlar ve beş kardeşten oluşan ailemizin her şeyi, Alman marklarıyla yapılan küçük bir apartman ve onun alt katındaki bakkal dükkanıydı. Evimizin etrafı yüzlerce askeri lojmanla çevriliydi. Bu lojmanlarda 2. Zırhlı Tugay'da görev yapan astsubaylar ve aileleri kalıyordu. Bakkalımızın ana müşterileriydi onlar. Bir kısmı, özellikle uzun yaz günlerinin akşamlarında, muhtemelen karılarından gizli gizli bakalımıza gelerek bira içer, sohbet ederlerdi. Kaşının üstünde gözün var denilerek binlerce kişinin göz altına alındığı, tutuklandığı, yıllarca hapiste kaldığı, bir daha hiç haber alınamadığı ve kimilerinin de beslenmek yerine asıldığı bir dönemdi o dönem ve bir darbeydi o darbe.Büyük güruhun alkışlamaktan ellerinin şiştiği bir darbe aynı zamanda.

Koluna tek bir pıpır takan onbaşı bile  kral gibi dolaşıyordu sokaklarda. Özünde çoğunun iyi birer insan olan astsubay komşularımızın havalarını varın siz düşünün. İşte o astsubaylarla, Köy Enstitülü bir öğretmenin ışığı ile aydınlanmış Anadolu'nun küçük bir köyünden ilkokul mezunu bir çoban olarak çıkıp 10 yıla yakına Almanya medeniyetini yaşayan ve özümseyen sevgili babam çatır çatır darbe tartışması yapıyordu. Demokrasi diyordu babam, özgürlük diyordu babam, insan hakları diyordu babam, meclis diyordu, adalet diyordu, hukuk diyordu babam. O astsubaylar isteseler o anda babamı bizden alabilirler ve bir daha yüzünü göremeyeceğimiz karanlık dehlizlere yollayabilirlerdi. Alış verişi kesip, alış veriş yapılmasını engelleyip, ekmek teknemize taş koyabilirlerdi hiç olmadı. Sağ olsunlar bunu yapmadılar; ama babam asla korkmadı darbenin ve darbecilerin karşısında durmaktan. Komünist yaftası yedi ama yine de büyük güruhun alkışlamaktan yorulduğu darbenin anayasasına göğsünü gere gere hayır oyu verdi. Ondan neredeyse 30 yıl sonra "yetmez ama..." diyebildiler diğerleri.

Ben işte o babanın oğluyum. Hayatımın hiçbir anında özgürlükleri, insan haklarını, eşitlik ve adaleti, hukukun üstünlüğünü ve yalnızca seçimleriyle değil, tüm kurum ve kurallarıyla işleyen bir demokrasiyi savunmaktan geri durmadım. Şimdi bazıları darbe karşısındaki tavrımı merak edebilir. Etmesinler. Darbe karşısında benim tavrım nettir ve babamdan mirastır.

Merak edilmesi gereken, sorulması gereken asıl soru şudur: Bugün darbe karşısında demokrasi naraları atanlar, bugünkü darbeciler devletin her kademesinde ve silahlı kuvvetlerde bir kanser gibi yayılırken, binlerce masum insanı çeşit çeşit senaryoyla suçlayıp hapislerde süründürürken ne yapıyorlardı? Ve elbette en az bunun kadar önemli olan bir diğer soru da şu olmalı: Çoğunlukla doğru bir şekilde telaffuz bile edemedikleri demokrasinin her ne şartta olursa olsun en geniş bir şekilde egemen olması mıdır amaçları yoksa bir başka amaca ulaşmak için kullandıkları ve işi bitince buruşturulup atılacak bir araç mıdır demokrasi onlar için?

Demokrasiye karşı olmak mı? Benim tarafım hep bellidir, merak etmeyin.

23 Ekim 2015 Cuma

Anneler Ağlar Babalar Konuşur

Cumartesi sabahı (10 Ekim), önce okuldan bir hocamızın annesinin vefat haberi ile sarsıldım. Ancak Ankara'daki korkunç terör saldırısını öğrendiğimde kanım dondu. Bu saldırı ile ilgili o kadar çok şey söylendi ve söylenecek ki, içimden tek kelime etmek gelmiyor. Aslında içimden geçenleri kelimelere dökmek de çok olanaklı değil.

İki gün boyunca yüreği yanan annelerin haykırışlarını izledim televizyonlardan. Sırıtan bakanı izledim suratına tükürme isteğiyle. İstifa sözcüğünü lügatlarında taşımayan büyük adamları gördükçe istifra edesim geldi. Bir yandan canı yananların acısıyla yüreğim sızlarken diğer yandan teröristlerin kol gezdiği, canlı bombaların cirit attığı ve daha kötüsü bütün bunlara adeta çanak tutan sorumsuz bir hükümetin hüküm sürdüğü bir ülkede bir evlat yetiştiriyor olmanın kaygısı çöktü üzerime.

Annesi vefat eden hocamız vefat haberinin ve cenaze bilgilerinin kurumsal olarak, hep yaptığımız gibi duyurulması konusunda çekinceliydi. Çünkü hocamızın annesi Ermeni'ydi ve o kadar iyi biliyordu ki bu ülkede Türk-Sünni çoğunluğa dahil olmayanlara nasıl yan gözle bakıldığını; Türkiye'de ırkçılık ve ayrımcılık olmadığı sözünün kocaman bir palavradan ibaret olduğunu. Hocamızın kaygılarını telefonda gidermeye çalıştım. Az da olsa başarılı olmuşum ki biraz rahatladı.

Pazartesi öğle saatlerinde Bakırköy'deki Ermeni Kilisesi'nde cenaze törenine katıldım. Sağ olsunlar, diğer hocalarımız da yanındaydı acılı hocamızın. Bir yıl önce babamı kaybettiğim için tanıdığım bir duygudur bu. Zordur o anlar; elem ve kargaşa, bilinmezlik ve kaygı iç içe geçer. Dostları yanında olmalıdır öyle anlarda insanın. Güç verir dostlar, sırf varlıklarıyla. Söz söylemeye gerek yoktur. Orada olmak "buradayım, yanındayım" demektir ve fazlası fazladır, gereksizdir zaten.

Kilisedeki tören bizdeki cami törenlerinden çok daha düzenliydi.Cenaze sahipleri gelenleri kilise avlusunun girişinde karşılıyorlar, taziyeleri kabul ediyorlardı. Sonra bizi kilisenin içine buyur ettiler. Filmlerde de izlediğimiz gibi iki sıra halinde dizilmiş tahta oturakların arasından dar bir yol geçiyordu. O yolun üzerine, kilisenin boylamasına tam ortasına gelecek yere bir platform konulmuş, onun üstüne de merhumenin tabutu yerleştirilmişti. Tabuta dayanmış olan bir çelenkte "Evlatları" yazıyordu.

Tören baştan sona üzerlerinde değişik renk ve şekillerde cübbeler olan erkek kilise görevlilerinin söylediği ilahiler ve konuşmalardan ibaretti. Bir başka erkek görevli de uzun bir süre elinde sallayarak dolaştırdığı tütsüyü kilisenin değişik noktalarında dolaştırdı. Törenin, ilahilerin ve konuşmaların değişik yerlerinde katılanlar sık sık istavroz çıkarıyorlardı. Yer yer ağlayan ama sanki ağlaması ayıpmış gibi göz yaşlarını adeta içine akıtan kadınlar vardı. Sadece erkekler konuşuyordu oysa!


3 Eylül 2015 Perşembe

Yalnızlık

Annem beni babaanneme bırakıp Almanya’ya çalışmaya gittiğinde daha bir yaşındaymışım. Doğduktan sonra beni de götürmüş oraya ama hem bana bakıp hem çalışması mümkün olmadığından ertesi yıl bırakmış. Çocukluğumun ilk yılları benden büyük dört kardeşim ve babaannemle geçti Karadeniz’in bir dağ köyünde. Annem ve babam ise çocukları için en iyi olduğunu düşündükleri şeyi yapıyorlar, gece gündüz çalışarak biriktirdikleri Alman Marklarını sakladıkları yerden zaman zaman çıkarıp tekrar tekrar sayarak, bizler için planladıkları güzel geleceğin hayallerini kuruyorlardı binlerce kilometre uzakta.

Sözünü ettiğim dönem 1970’ler. Yani iletişim olanakları konusunda bir tam çağ geriye gitmeniz gerekiyor. Bırakın interneti, vatsabı, skaypı, telefon bile yok o günlerde bizim köyde. Televizyon evimize ben beş yaşımdayken girdi. Hatırlıyorum, National markaydı. Hatta içinde durduğu bir dolabı ve kullanılmadığı zamanlarda çekerek kapatılan sürgülü kapağı da vardı. Yayının başlamasına yarım saat kala televizyonu açar ve beklemeye başlardık karşısında cümbür cemaat; eş, dost, arkadaşlar, kim varsa. Önce benim hiçbir zaman karıncaya benzetemediğim, bakıp bakıp bür türlü karınca göremediğim karıncalı görüntü olurdu. Sonra içinde TRT yazan yuvarlak yayın öncesi görüntü belirirdi ekranda ve “dıııııt” diye bir ses gelmeye başlardı. Bu, adeta, bizim için sinemalardaki gong sesi gibiydi, yani hazır olmamamız gerektiğini belirten talimattı. Ardından “dın dı dın dı dın dın dın…” diye bir melodi çıkardı. Bizim o yıllarda “Abdurrahman efendi, efendi, damdan düştü geberdi” diye üzerine güfte yazdığımız bu melodi ise kaptan pilotun “cabin crew…” ile başlayıp devamında ne dediğini bir türlü anlayamadığımız ( en azından ben anlamıyorum) ve kabin ekibini yerlerine davet ettiği kalkış öncesi son anons anlamına gelmekteydi. Az sonra şanlı bayrağımızın siyah beyaz görüntüsü eşliğinde istiklal marşımız başlayacaktır ve odadaki herkes oturduğu yerden doğrulup “hazrol” pozisyonuna çoktan geçmiştir. O gün yayın programında "Bonanza", "Vadideki Hayat" ya da "Küçük Ev" varsa hissedilen heyecan bir tık daha yukarıdadır elbette.

Annemle babamın bir yıllık izninden diğerine koca bir tam yıl geçerdi neredeyse (sanırım bunun için yıllık izin deniliyor) ve biz bu süre içerisinde onlarla sadece mektuplar aracılığı ile haberleşebilirdik. “Pek muhterem babacığım ve anneciğim…” diye başlayan satırlar mutlaka “…kıymetli ellerinizden hasretle öpüyorum” ile biterdi. Sonraları babamlar bir kasetçalar getirmişlerdi bize. Kasetlere ses kaydı yapıp göndermeler mektupların yerini almaya başlamış olsa da başlangıç ve bitiş cümleleri hep aynı kalmaya devam etti yıllarca. Bir de annesinden ve babasından ayrı büyüyen bir çocuğun içindeki yalnızlık duygusu.

Beş kardeşin en küçüğü olmak sol elin serçe parmağı olmakla eş anlamlıydı aşağı yukarı. Hani “bu acıkmış, bu almış, bu pişirmiş, bu yemiş bu da hani bana hani bana demiş” hikayesindeki “hani bana, hani bana?”  diyen ve diğer dördü tarafından vura vura küçültülen serçe parmak. Bir de “baş parmak, badi parmak, orta direk, gül ağacı, küçük bacı” var ki, o konuya hiç girmesek daha iyi olacak.

Benden bir büyük olan abimle bile aramızda dört yaş olduğu için onlara ayak uyduramıyor, sürekli kadro dışı kalıyordum. Harman yerinde yapılan mahalle maçlarında ebedi seyirci, Kabak Tepe’deki televizyon vericisine akü götürülme günlerinde daimi “sen gelemezsin, evde kal”cıydım. Köyün elektrik santralinin soğutma suyunun biriktiği ve bize göre olimpik havuz niteliğinde olan bulanık su tankına asla giremez, tek fişekle çıkılan ayı ya da domuz avı merasimlerine kesinlikle kabul edilmezdim. Ama babaannemden “bakkaldan leblebi tozu alacağız” diye para isteme görevi hep bana düşer ve leblebi tozu yerine alınan Birinci sigarasından bir tane de bana verilirdi sus payı olarak. O yıllarda o kadar yalnızdım ki, Bürüme Ormanı’nda koca koca çoban köpekleri bize saldırdığında, kendi abimler bana bakmadan ağaçlara tırmanırken, beni omuzuna attığı gibi ağaca tırmanarak ikimizi birden kurtaran, ısırgan otlarını çıplak elle tutabildiği için zaten hayran olduğum Şahsuvar abiyi bile kendime daha yakın hissediyordum.

Annemle babamın yıllık izne geleceği gün –ki Almanya’dan uçakla İstanbul’a, sonra otobüsle kasabaya ve daha sonra da Jeep marka ciplerle köye ulaşırlardı- içimiz içimize sığmaz, onları karşılamak için köyden kasabaya yaya olarak ve dağ tepe aşarak giderdik. Dünyanın en mutlu insanları olurduk o günlerde. Bizim de artık annemiz ve babamız olurdu. Sonra o izin günleri o kadar çabuk geçerdi ki, babama “dönüş ne zaman Cavit Efendi?” diye sorulup babam da “Allah izin verirse haftaya” filan diye cevap verdiğinde, ben içimden “İnşallah Allah izin vermez” derdim, ne Allah’ı ne de bu dileğimin ne anlama geldiğini bilerek. İzin günlerinde babam zamanını genelde köy kahvesinde kağıt oynayarak geçirir, biz de kahvenin dışında camın önünde durup kendimizi ona göstererek, çağırıp bize para vermesini beklerdik. Dağ gibi adamdı babam. Korkardık ondan. Beni sevdiğini hiç hatırlamıyorum nedense. Sevmez mi, sevmiştir mutlaka fakat hafızamda yer etmemiş. Ona ilişkin duygularım özlem ve korku ile sınırlı. Sanki yanına bir türlü yaklaşamadığım –hep istediğim halde- ve sürekli özlediğim bir yabancı. Ve hep o içimi acıtan kahrolası yalnızlık duygusu.

Günler Kabak Tepe’nin üzerinden geçip giden sis bulutları kadar hızlı olurdu yıllık izin zamanlarında. Allah izin verir, haftaya denilen gün gelir ve köy meydanından tozu dumana katarak uzaklaşan bir Jeep marka cipin ardından ağlayarak koşuşan beş çocuk ve cipin arka camına yapışarak zehir gibi gözyaşı akıtan bir anne ve bir baba kazınırdı hafızalara.


Zaman Almanya macerasını bitirse ve anne-baba ile çocuklar birbirlerine kavuşsa da, hafızalara kazınan o kareler ve duyguları yok etmek mümkün olmayacaktı bir daha. O beş çocuk sekiz torun verecekti Cavit Efendi’ye. Belki de başını hiç okşamadığı küçük oğlu, Karadeniz ormanlarında işçi olarak çalışırken kendisine talimatlar yağdıran mühendislerin yetiştiği okula hoca olacak, Cavit Efendi bununla gurur duyacaktı. Fakat bir yıl önce, serin bir Eylül günü üzerine toprak atılmaya başlandığında Cavit Efendi’nin, bir kere bile dolu dolu “baba” diyemediği küçük oğlu “yine mi gidiyorsun baba?” diyerek yalnızlıklarının en büyüğünü yaşayacaktı onun arkasından.

2 Eylül 2015 Çarşamba

Gir Richard Gir!

Sabah yataktan akarak kalkmışım, her sabahki gibi. Tıraştı, kahvaltıydı, giyinmeydi derken, üstüne herkesin imrenip, benim şekle sokmak için çabalayıp durduğum beyaz ve gür saçlarımla uğraşmak da eklenince, evden kendimi atana kadar yorulduğum alelade bir gündü dün yine. Apartmandan çıkınca beni karşılayan, daha iki ay önce doğurduğu bütün yavruları ölmemiş gibi tekrar hamile kalan tekir kedinin duyduğu heyecanın binde biri bende olsaydı dünyayı değiştirebilirdim belki de yahut yerinden oynatabilirdim birisi bana bir dayanak noktası gösterse. Muhtemelen sevgili eşim –ki her sabah benden önce evi terk eder, bir şeyler vermiş olmalı bu seks düşkününe. Fakat o yine de bacaklarımın arasında –S- çizerek dolanıp kuyruğunu yılan gibi bana sarmaya devam ediyor. Geçen akşam apartmanın vatsap grubunda “yemek vermeyin şu kedilere, tırmaladı biri beni, ısırdı da” diye viyaklayan adını bilmediğimiz komşumuza hal hatır soran (ne de iyi yapmış, ooooh!) dört bacaklı dostumuz bu olsa gerek.

Sevgili şoförüm Samet (havaya bak!) alıştığım gibi caddede hazır. Arka koltuğun sağ tarafına kuruluyorum, sanki beş dakika sonra bıktırıcı trafikle Don Kişot misali savaşacak olan biz değilmişiz gibi. Biraz tivıtıra bakıyorum. Takip ettiğim yerli ve yabancı hesapların ilgi alanları ve uğraştıkları konular ne kadar da farklı. Yerlilerde yine bir (boş) bakanın ettiği ipe sapa gelmez bir sözle ilgili kopan fırtına havası hakim. Yabancılarda ise doğa tahripleri, küresel iklim değişikliği, alternatif  enerji kaynakları, insan hakları, gençlik sorunları vs. Okuduğum son tivit yalnızca 29 dakika önce yazılmış, bu kadar dayanabildim. Önümde duran koltuğun cebinde Elif Key’in “Bize iki çay söyle” kitabı duruyordu, onu elime aldım. Azıcık dalmışım kitaba. Bu sırada Çamlıca’dan köprüye doğru inişe geçmişiz dur kalk oyununda. Bir ara yan tarafta olağan olmayan bir hareket hissettim. Baktım bizimle bitişik arabanın şoförü camını açmış, bana bakarak bir şeyler söylüyor. “Ah Samet” dedim kendi kendime; “Kim bilir yine ne yaptın, adam sitem ediyor bize?” Korkarak camı indirdim, işin gücün yoksa uğraş şimdi adamla sabah sabah. Cam hafifçe aralandığında “Beyefendi…” ile başlayan bir cümle duydum ama tam anlamadım meseleyi. Yine de biraz rahatlamıştım. Adam söze “beyefendi” ile başladığına göre çok da sert bir şey söylemiyor olsa gerek diye düşündüm. Gerçi herkes kendisine “beyefendi” denmesinden hoşlanmıyor bu ülkede. Sevgili dostum Erdoğan bir toplantıda, zamanın Bartın valisine  “beyefendi” ile başlayan bir soru sormuştu da, beyefendi olmayan vali “bana beyefendi diyemezsin, bana sayın vali diyeceksin” filan diye kıyameti koparmış, olay basın yoluyla ülke çapında yankılanmıştı. Konuyla ilgili hatırladığım en iyi yorumu hatırlayamadığım bir gazeteci yapmıştı o günlerde. “Ben o akademisyenin yerinde olsaydım” demişti hatırlayamadığım gazeteci (Erdoğan da benim gibi akademisyendir, yeri gelmişken) “size beyefendi dediğim için beni bağışlayın, buradan bakınca beyefendi gibi görünüyorsunuz derdim” diye tamamlamıştı yorumunu.

Her neyse, akademisyen hastalığıyla ben yine dağıttım biraz. Konumuza dönersek, biraz rahatlamış ama ne denildiğini anlamamış ölü balık halimle ben adama bakarken o durumu anlamış olmalı ki tekrarladı; “Beyefendi profilden tıpkı Richard Gere gibisiniz, bir an sizi o zannettim.” Refleks olarak ben bir yandan elimi göz hizama getirip selamlama hareketi yaparken, diğer yandan mütebessim bir yüz ifadesiyle “teşekkür ederim” dedim adama. Salaklığa bak! Sanki “önemli olan iç güzelliğidir…” ile başlayan cümlenin en çok kullanılan ilk 20 söz arasında olduğu toplumda yetişmemişim, bunca yıl kendimi zihin gelişimine adamamışım gibi, “Richard Gere, Ahmet sen çık” felaketinin baş müsebbibine benzetildim ve o müsebbip biraz güzel (niye erkeğin güzeline yakışıklı denilir ki?) diye –tamam tamam epey güzel, hatta çok epey güzel; hatta preti vumın’daki Julia Roberts’dan bile daha biçimli bir canlı, kabul- ayaklarım yerden anında kesildi, pembe bulutların içinde dans etmeye başladım. Bir de kalk teşekkür et adama, densizlik diz boyu anlayacağınız.

Gerdirme, şişirme, doldurma, büyütme, küçültme operasyonlarına milyonların harcandığı; kırışık giderici, cildi yenileyici, ölü hücreleri def edici, büyük gösterici, parlatıcı, matlaştırıcı, sıkılaştırıcı, selülit giderici, nemlendirici… çeşit çeşit kremin, losyonun kapış kapış gittiği; güzel olmayan şarkıcıların albümlerinin satılmadığı, kliplerinin izlenmediği; bırakın enkır(o)menleri, hava durumu spikerlerinin, hatta spor spikerlerinin bile güzelinin makbul olduğu, şöhret yolunda alıp başını gittiği; “vah vah pek de güzelmiş” denilerek ölünün bile güzelinin sevildiği bir ülkede, bir dünyada yaşamıyorum ki ben. O nedenle anlayamadım neden bu dengesizliği yaptığımı; güzel bir adama benzetildim diye direkt uçuşa geçip suratıma aptal bir gülümseme kondurduğumu. Neyse ki pek sevgili eşim, akşam yemek masasında olayı anlattığımda “Peh! Saçlarından başka bir yerin de benzese bari” diyerek bir balon gibi şişen egoma iğneyi soktu da ayaklarım tekrar yere basmaya başladı.

Bundan birkaç işyeri öncesi –ki bunun çok bir zamana tekabül ettiğini (karşılık geldiğini deseydim keşke) sanmayın; birkaç işyerini bir ayda bile değiştirebilirim çünkü- bir iş arkadaşım bana “popülerlerden nefret ederim” demişti. Haklıydı. Çünkü popülerliklerinin tek dayanağı güzellik olan bu erkekleri ya da kadınları herkes sever, onları anlayışla karşılar, onların hatalarını görmezden gelir, terfi ettirir, onlar hakkında hayaller kurar, mümkünse onlarla dakika, saat, gün, gece, hafta ya da hayat geçirmek için ellerinden geleni artlarına koymazlar, hemcinsleriyle savaşırlar; yine de başarılı olamazlarsa da gizli-kuytu köşelerde o güzel kadın ve erkekleri zihinlerinde istedikleri şekle sokarak mastürbasyon yaparlar. Tamam, itiraf ediyorum; “yaparlar” değil, “yaparız”. Güzellik karşısında eğilip bükülür, şekilden şekile gireriz, genlerimize işlemiş. Güzel olmayanlar unutulup giderken güzel olanları hep hatırlarız. Lisedeki en güzel kızı ölüm döşeğinde bile unutmayız örneğin. Atatürk’ü sarı saçları mavi gözleri ile sever, ekmek almaya çıktığında destan yazan polis tarafından vurulup, iki yüz altmış dokuz gün komada kaldıktan sonra ölürken 15 yaşında ve 16 kilo olan Berkin’i zihnimizde gür kaşları ve kömür gözleri ile canlandırır, Ali İsmail’i hatırlarken daha güzel görünsün diye sarı lacivert formasını giydiririz. Hatırlanmak konusunda bu kadar şanslı olmayan çoğunluk ise unutulup gitmeye mahkumdur iki yüzlü ahlak sistemimizde. Misal Uludere bizim için atlasta yer bulma oyununda sorulabilecek okkalı bir sorudur yalnızca. Soma ise… Sahi Soma’dan çıkan güzel bir kişi var mı? Soma’yı bir yerden hatırlıyorum da. Vallahi ne hafıza var bende şekerim, tü tü tü tü 301 kere maşallah!


Bu sabah aynanın karşısında daha fazla zaman geçirdim. Saçlarımı iyice Richard’ınkine benzetmeye çalıştım. Arabanın arka koltuğuna kurulup “gazla” dedim Samet’e. Gözümü kırpmadan önüme bakıyorum sürekli, yan arabadakiler hep profilden görsünler beni diye.

22 Şubat 2015 Pazar

American Sniper Üzerine: Amerika Dünyanın Çoban Köpeği mi?

Uzun zamandır seyre değer bir film bulamamanın vermiş olduğu acelecilik ve İş Bankası kredi kartına indidirmli ilk seans heyecanı bir araya gelince cumartesi sabahı erkenden sinema koltuğunda bulduk kendimizi baba, anne ve çocuk üçlüsü şeklinde. Clint Eastwood adının vermiş olduğu "iyi" çağrışımı ve güven bizi doğrudan American Sniper (bizde Keskin Nişancı adıyla oynuyor)'a yöneltti.

Belki de sonda söylemem gerekeni başta söyleyeceğim; epeydir böylesine tek taraflı bir film izlememiştim. Amerikan milliyetçiliğinin böylesine şişirilmiş bir versiyonu Eastwood'a bu gece sahibini bulacak Oscar adaylığını getirmiş olsa da, onun adıyla yan yana hatırladığım "iyi" sıfatını silip götürmeye yetti de arttı bile.

Chris Kyle adlı bir askerin otobiyografisinden yola çıkılarak çekilen film, kabul, yalnızca film olarak belki de iyi. Ama hepsi bu kadar. Geri kalanı, bizde çekilen Fatih'in Fedaisi, Malkoçoğlu vs. türü filmler neyse o! Vahşi Müslümanlar (gerekli gereksiz her fırsatta El Kaide denilerek verilmek istenen mesaj ile yerli yersiz molotof diyen bizdeki cinlerin tavrı ne kadar da benzer) ve özgürlük dağıtıcısı kahraman Amerikalılar. Amerikan bayraklarıyla donatılmış bitiş sahneleri bütün bir filmin özeti aslında. Ver milliyetçilik gazını al parayı, şöhreti, övgüyü...



Akıl, sağduyu, tarafsızlık gibi hiçbir değerin kendine yer bulamadığı bu "vahşi" Amerikan filmi, namlunun küçük bir çocuğa çevrildiği iki sahnede "sözde" insani bir sorgulama içerisine giriyor görünse de üstünlerin tarafındaki yerini sağlam bir şekilde almaktan bir milim bile uzaklaşmıyor. Ki, sözünü ettiğimiz ilk sözde sorgulama sahnesinin, filmin kahramanının çocukluğundaki ürpertici bir av görüntüsü ile sonlanması, Eastwood'un hedefine yaklaşmak konusunda ne kadar beceriksiz kaldığını gözler önüne seriyor.

Aslında film vermek istediği mesajı oldukça net bir şekilde veriyor. Çocuk Chris Kyle'a babasının yemek masasında söylediği gibi; "İnsanlar üçe ayrılır: Koyunlar, kurtlar ve çoban köpekleri. Çoban köpeklerinin görevi koyunları, onlara saldıran kurtlara karşı savunmaktır."

Amerika'ya çoban köpeği kılığına bürünmüş kurt olduğu için kızabiliriz. Ama maalesef mesele bu değil. Sanırım, mesele koyun olmaktan sıyrılmayı başarabilmek. Kurt ya da çoban köpeği olmaktan da söz etmiyorum elbette. Önce kurtların olmadığı, çoban köpeklerine ihtiyaç duyulmayan bir ülke sonra da böyle bir dünya. Hayal mi dersiniz?

2 Ocak 2014 Perşembe

Ben değişmesem sen değişmesen...

İşte yepyeni bir yıl daha!

Her yeni yılı karşıladığımız gibi bunu da güzel dileklerle karşıladık.

Sağlık, huzur, refah, barış, kardeşlik, dostluk...

İyi de yeni yıl dediğimiz şey tarih satırında değişen bir rakam yalnızca. Tarih satırının en sağına değil de sol tarafına doğru bakarsanız, 24 saatte bir rakamlardan biri değişip duruyor sürekli. Neden en sağdakinin değişmesine bu kadar çok anlam ve hatta sorumluluk yüklüyoruz? Küçücük bir rakamın değişmesiyle büyük değişimler arasında kurduğumuz bu anlamsız ilişkinin kökeni neye dayanıyor?

Büyük ozan Nazım Hikmet ne diyor Kerem Gibi şiirinde;


Kül olayım Kerem gibi yana yana.
Ben yanmasam sen yanmasan biz yanmasak,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa...

Ozanın sorusunu şöyle sorsak mesela:

Ben değişmesem sen değişmesen biz değişmesek nasıl gelir barış, dostluk, kardeşlik dünyaya?

Tamam, biliyorum hepimiz masumuz kendimizce. Sorun bizde değil, sorun hep bizim dışımızdakilerde.

Öyle mi gerçekten de?

Akademik çalışmalarım gereği çevre sorunları ile ilgili çok şey okudum. Bunlar arasında sloganlar da vardı. En çok hoşuma giden slogan -ki, aslında slogan yerine ilke de denilebilir- şuydu:

"Küresel düşün yerel hareket et."

Aynı mantıkla şunu söyleyebilir miyiz?

Birey değişmeden dünya değişmez.

Emin olun sizdeki küçük bir değişim yakın çevrenizden başlamak üzere silsile halinde bir değişim dalgası başlatacak ve sonuçta büyük bir değişime dönüşecektir. İnanmıyorsanız deneyin, ne kaybedersiniz ki?

Elbette sözüm kusursuz, mükemmel insanlara değil. Onlar sakın alınmasınlar. Haşa! Onlara ben ne diyebilirim ki? Birer kusursuzluk abidesi olarak sonsuza dek aynı kalmalı onlar.


30 Aralık 2013 Pazartesi

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL BİR HUKUK DEVLETİYDİ DEĞİL Mİ?

12 Eylül darbecilerinin yazdığı, yüce halkımızın ezici çoğunlukla kabul ettiği ve yine bir 12 Eylül (2010) günü "yetmez ama evet" dedirtecek şekilde revize edilen anayasamızın 2. maddesi şöyle der:

"Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir."

Anayasa'nın 4. maddesi de, içinde yukarıdaki ikinci maddenin de bulunduğu ilk üç maddenin değiştirilemeyeceğini ve hatta değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini belirtir.
 

Üniversitede ders verirken öğrencilerim dördüncü maddeye çok takılırlardı. Anlayamıyorlardı bazı maddelerin değiştirilmesinin önüne konan engeli. İdealist dünya görüşleri onlara değiştirilemeyecek hiçbir şeyin olmaması gerektiğini söylüyordu çünkü. Örneğin ormanları paramparça yapacak anayasa değişiklikleri yapılabiliyordu da bu maddelere neden dokunulamıyordu. Bense onlara şu açıklamayı yapıyordum:

"Bu maddeler devletin yapısını, temelini belirleyen maddelerdir. Bu maddeleri değiştirdiğiniz zaman devletin temel yapısını değiştirmiş olursunuz. Daha açık bir ifadeyle yeni bir devlet oluşturursunuz. O zaman da anayasayı baştan aşağıya yeniden yazmanız gerekir, çünkü artık Türkiye Cumhuriyeti değil başka bir devlettir söz konusu olan. Elbette devletler değişmez değildir. Ama her devlet kendisini koruyacak bazı önlemler alır. Bu önlemler askeri olabileceği gibi ekonomik, kültürel olabileceği gibi hukuki karakter taşıyabilir. Dolayısıyla eğer Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesinde var olmaya devam edecekse demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak var olmaya devam edecektir. Diyelim ki "laik" kelimesini bu cümleden çıkardık. O zaman artık Türkiye Cumhuriyeti de olmayacaktır."

O zamanlarda da bu ilkeler çiğneniyordu sık sık, doğrusu hiçbir zaman tam anlamıyla demokratik, tam anlamıyla laik, tam anlamıyla sosyal bir hukuk devleti olmadı TC. Adalet, insan hakları, Atatürk milliyetçiliği hak getire. Gel gelelim 90'lı yılları ve 2000'lerin başını mumla arayacağımız pek de aklımıza gelmezdi.

Ben ve benim gibi düşünenler baştan beri mevcut hükümetin arasının bu ilkelerle iyi olmadığını düşünüyor ve dile getiriyorduk. Ama son 15 gün bu konuda turnusol kağıdı görevi gerçekleştirdi. Artık açıkça biliyoruz ki amaç ne olursa olsun iktidar kalabilmektir. Mevcut hukuk kural ve kurumları istenildiği şekilde çiğnenebilir, tehdit edilebilir, hukukun işlemesi engellenebilir. Her tür demokratik hak arama ve hesap sorma mekanizması kilitlenebilir, baskı altında susturulabilir. Belli bir grubun çıkarına ama toplum genelinin zararına olan her türlü uygulama ve hatta hırsızlık bile savunulabilir, rüşvet ve kamu kaynaklarının peşkeş çekilmesi legalize edilmeye çalışılabilir. Ve bırakın DİN temelli devlet yapılanmasını MEZHEP temelli devlet yapılanması usul usul genetik şifrleleme çalışmalarına dahil edilebilir. 21. yüzyılda bir toplum, devletin temel yapısını ve bununla ilgili sorunları dua-beddua rayında tartışıyorsa başka söz etmeye gerek var mı? Secdeden başka başı eğilmeyen liderler(!), Allah'tan başka korkusu olmayanlar, cezasını öbür dünyada çekecek olanlar, lanetlenenler, cihatlar ve mücahitler, Kur'an'dan, İncil'den ve bilumum kutsal kitaplardan öğütler, devlet içerisinde cemaat temelli paralel yapılanmalar... Daha söyleyeyim mi? Durun! Gerçekten 21. yüzyılda mıyız yoksa ortaçağ karanlığında mı?

Kimsenin özel yaşamında bu kavramlara ne kadar yer verdiğiyle ilgili değil mevzu. Mevzu bu kavramların devlet olma, hükümet etme, muhalefet yapma ritüellerine katılmış olması. Mesele insan yapımı hukuk normları karşısında hesap vermesi gerekenlerin Allah'a havale edilmesi.

Farkında mısınız bilmiyorum; birileri kamunun mallarını bireyin malları haline getirirken, ormanlarımızı, denizlerimizi, göllerimizi, paramızı, toprağımızı, velhasıl çocuklarımızın geleceğini ranta çevirip hortumlarken bireyin inançlarını kamunun inançları haline getirmeye çalışarak koruyor kendini, iyi uykular masalları anlatıyor, ninnileri söylüyor kitlelere ve biz de bu masallarla, ninnilerle küçültüyoruz çocuklarımızın geleceğini.

İYİ UYKULAR DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL BİR HUKUK DEVLETİ OLAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ!

23 Aralık 2013 Pazartesi

SANATÇININ DRAMI (BİR KULAK KESME HİKAYESİNİN 125. YILI)

Sanatçı bir ruha sahip olmak dramlara davetiye çıkarmaktır bir yandan da. Hassas ve duyarlı bakış, yaşanan her dramı sanatçının içine bir kor gibi atar. Mutlu anı azdır sanatçının. Herkesin derdi sanatçının derdidir de sanatçının derdi, dramı başka kimseyi ilgilendirmez.

Bu giriş aklınıza pek çok sanatçıyı ve o sanatçının dramatik yaşamını getirmiş olabilir. Ama belki de sanatçının dramı listesinde bir numarayı hiç kimse Vincent van Gogh kadar hak etmez. 37 yıllık kısa yaşamın neredeyse hiç bir anı mutluluk denilen çizgiye yakınlaşma şansı yaratmamıştır Van Gogh'a. Onun hakkında yazılanları okuyup ardından elinize bir Kemalettin Tuğcu romanı aldığınızda içiniz açılır, bahar çiçekleri açar.

 
Van Gogh'un başlangıçta koyu renkler içeren resimleri Fransa'ya taşınmasının ardından parlak renkli resimlere bırakır yerini. Ayçiçekleri, Teras Kafe, Yıldızlı Gece, İrisler vb. pek çok eseri, sanatçının Fransa'da geçirdiği, hayatının son 10 yılına, pek çoğu da son iki yılına aittir. Yukarıdaki Bir Çift Ayakkabı'yı van Gogh 1886'da çizmiştir ve bana sanatçının kendisini en çok yansıtan eseri olarak görünür. 37 yıllık yaşamının her anı bu ayakkabılar gibi perişan halde geçmiştir.
Elbette van Gogh dramı denildiğinde pek çokları onun kulak kesme hikayesini hatırlar. Rivayete göre ressam arkadaşı Gauguin ile tartıştıktan sonra kendisi kesmiştir kulağını. Kimisine göre ise aralarındaki kavga sırasında Gauguin kesmiştir kulağı. Her neyse! Gani Müjde'ye "Bendeki Kulak Van Gogh'da Yok" esprisini yaptıracak olan olay bundan tam 125 yıl önce, 23 Aralık 1888'de gerçekleşmiştir. Sanatçı bunun ardından iki yıl bile yaşayamamış ve 30 Mart 1853'te başladığı çileli yaşamına 29 Temmuz 1890'da göğsüne bir kurşun sıkarak son vermiştir.
Hayatını kardeşi Theo'dan gelen maddi yardımla sefalet içinde geçiren bu büyük sanatçının Dr. Gachet'in Portresi isimli tablosunun, 1990 yılındaki bir müzayedede, yani onun ölümünün tam 100. yılında yaklaşık 83 milyon dolara alıcı bulması, sanatçı dramının klasikleşmiş bir kanıtı gibidir sanat tarihinde. Ve belki de en önemli dram, gerçek sanatçıların sanatlarından başka hiç bir şey yapamamak gibi bir üstün özelliğe sahip olmasıdır. Bakın bu durumu Charles Bokowski naslı anlatıyor Van Gogh için yazdığı şiirde:
Van Gogh kulağını kesip
bir
orospuya verdi
orospu
hunharca fırlattı
kulağı
sokağa tiksinerek.

Van,
orospular
kulak
istemezler
para isterler

sanırım bu yüzden
muhteşem bir
ressamsın sen
başka
bir şeyden
anlamadığından…


19 Aralık 2013 Perşembe

GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ STK'LAR

Malumunuz genetiği değiştirilmiş organizmalar, kısaca GDO'lar, uzun bir süredir hem dünyanın hem de ülkemzin gündeminde. Organizmaların genetiğinin değiştirilmesinin temel amacı, birim alanda daha kısa sürede daha çok üretim yapabilmek. E, hal böyle olunca ve açlık gibi bir felaketin dünyanın belirli bölgelerinde bir kara bulut gibi dolaştığı da hesap edildiğinde, kulağa hoş gelebilir ilk bakışta. Oysa tablo bu kadar basit değil. Bir defa dünyadaki açlık sorunu gıda yetersizliğinden değil gıdanın adil paylaşılmamasından kaynaklanıyor. Bu oldukça derin bir mevzu. Dahası GDO'lar başta insan sağlığı olmak üzere pek çok açıdan olumsuz etkilere sahipler ki, bu da bir o kadar derin ve uzmanlık gerektiren bir konu. Asıl meselemiz bu olmadığı için zıplayıp geçelim şimdilik üzerinden.

Şükürler olsun ki iki lafımızdan birinde demokrasinin erdemlerine dem vuruyor, ne kadar demokrat ne kadar demokrat hatta hektaaaar hektar demokrat olduğumuzu karşımızdakilere anlatmaya çalışıyoruz. Elbette demokratik değer yargıları ve tutumlar, başta aile içi olaylarda olmak üzere bireysel yaşamımızda önemli yer tutar. Ülke yönetimi seviyesine yansıyan demokrasi kültürünün temeli de budur zaten. Fark şudur ki, ülke yönetimi söz konusu olduğunda, eğer demokrasiden söz ediyorsak, bireyler önemini yitirir ve kurumlar değer kazanamaya, ön plana çıkmaya başlar. Başta siyasi partiler olmak üzere pek çok kurum ve kuruluş ülke yönetiminde etkin, alınan kararlarda baskın olmak ister. Her biri politik (siyasi) birer aktördür bu kurum ve kuruluşların. İdeolojileri, dünya görüşleri, inaçları ya da değer yargıları doğrultusunda politik karar alma süreçlerinde etkili olmaya çalışırlar. Bütün bu kurum ve kuruluşlar özgür ve eşitlikçi bir ortamda çalışmalarını sürdürebilirlerse eğer, demokrasinin ön koşullarından biri yerine gelmiş sayılır.

the world freedom atlas

Sivil toplum kuruluşları (STK'lar) bu düzlemde ve gelişen demokrasilerde önemli yere sahip kurumlardan biridir. Gerçekten de günümüzde başta insan hakları, çevre ve kalkınma olmak üzere pek çok konuda STK'ların ulusal, bölgesel ve küresel çapta pek çok başarıya imza attıklarına sıkça şahit olmaktayız.

STK'ların genetik kodları adına açıkça yansımıştır. STK'lar sivildir. Biraz daha açıklamak için İngilizce karşılığına bakmakta yarar var; NGO, yani Non-Governmental Organization. Non-governmental hükümet dışı, hükümete bağlı olmayan, hükümetin içinde yer almayan demek. Türkçe'deki sivil sözcüğünü de bu anlamda değerlendirmekte yarar var. O halde bir STK'nın kısaca hükümet dediğimiz yürütme organının içinde yapılanması, o organıın içinde şekillenmesi ya da o organdan parçalar içermesi düşünülemez. Çünkü STK'ların en temel görevlerinden birisi hükümet uygulamalarının toplum adına denetlenmesidir.

Türkiye'deki STK yapısına baktığımızda, pek çok farklı türün kendine yer edinmeye çalıştığını rahatlıkla görebiliriz. Bir özet liste yapmak gerekirse;

a) Gerçekten sivil olan STK'lar (genetik olarak saf olanlar),
b) Kısmen sivil kısmen hükümete bağlı STK'lar (genetik olarak hibrit olanlar),
c) Bütünüyle hükümete bağlı STK'lar  (genetik olarak mutasyona uğratılmış olanlar),
d) Sivil görünüp hükümeti ele geçirmeye çalışan STK'lar (genetik olarak tanımlanamayanlar).

Bu sayılan türlerden birincisini kenarda bırakırsak, diğer üç tanesinin şu ya da bu ölçüde genetik kodlamaya uymadığı, yani genetiği değiştirilmiş STK olduğu kolayca görülebilecektir. Aslını soracak olursanız, nasıl genetiği değiştirilmiş organizmalara organizma demek içimizden gelmiyorsa, genetiği değiştirilmiş STK'lara da sivil demek içimizden gelmiyor. Tıpkı 60 küsur yıllık demokrasimize demokrasi demek içimizden gelmediği gibi.

Not: Bu yazının son günlerde ortaya çıkan yolsuzluk, rüşvet olayları ve hükümet-cemaat çekişmesi ile doğrudan bir ilgisi yoktur. Sayılanların yazıyla bir ilişkisi varsa, o benim sorumluluğumda değil elbette!

12 Aralık 2013 Perşembe

UCUZ MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE

Kişisel olarak beni en çok rahatsız eden şeylerden birisi ucuz milliyetçiliktir. Konuya giriş yapmadan önce şunu açıkça belirteyim; dünya uluslarını birbirinden ayırmam, ama var olan global politik, kültürel ve ekonomik yapılanma çerçevesinde ulusal çıkarları ön planda tutan bir dünya görüşünü paylaşıyorum. Bayrağımı ve ülkemi seviyorum.

Hal böyleyken "ucuz milliyetçilik" olarak tanımladığım bazı durumları anlayamıyorum. Üstelik bunun tartışılmaz bir gereklilikmiş gibi dayatılmasını aklım almıyor. Ucuz milliyetçilik fırtınasını en çok futbol takımlarımızın Avrupa maçlarında görüyoruz. Son olarak GS'nin şampiyonlar ligi maçında yaşadık. Sosyal medyada "hepimiz GS'liyiz", "GS'yi desteklemeyen vatan hainidir" içerikli mesajlar dolaştı durdu. Bunları yazanlar haklıysa ben bir vatan hainiyim. Çünkü GS'nin ne yaptığı beni zerre kadar ilgilendirmiyor. GS'yi ve taraftarlarını severim ama ne yaptığı beni hiç ilgilendirmez. Nihayetinde sportif bir oyundan söz ediyoruz ve bunun ulusal çıkarlarımızla ne gibi bir alakası var anlayamıyorum. Efendim ülke puanıymış da, sıralamaymış da, falan da, filan... Eee? Sonuçta yalnızca sportif bir oyun. Vatan millet meselesi değil. Bunu amacının dışına taşıran dostlarıma hatırlatmak istiyorum; Birileri oturmuş vatanımızın haritasını yeniden çiziyor şu sıralarda, var mı bir tepkiniz? Ne iş?

7 Kasım 2013 Perşembe

Muhafazakar Bunlardan Rahatsız Olmaz

Türkiye son 3-4 gününü başbakanın öğrenci evleri ile ilgili kaygı verici açıklamasını tartışarak harcadı. Aynı evde kız ve erkek öğrencilerin birlikte kalmalarının muhafazakar demokrat kimliklerine uygun olmadığını söyledi başbakan ve bunu gerekirse yasal düzenleme yaparak engelleyeceklerini belirtti. Hemen şunu saptamak gerekir ki, başbakan kendini muhafazakar demokrat olarak görüyor ya da görmek istiyor olabilir ama onun ve partisinin zihniyet ve uygulamaları ile demokratlığın uzaktan yakından ilişkisi olmadığını aklı başında herkes biliyor. Bunu bir kenara koyalım. İkinci olarak da başbakanın muhafazakar olmadığını söyleyelim. Çünkü muhafazakar, adı üzerinde var olanı muhafaza etmek isteyen demektir. Oysa başbakanın zihniyeti bundan en az iki asır geride. Yani, işin doğrusunu ararsanız başbakan muhfazakar değil tam anlamıyla "gerici"dir. Gel gelelim, onu çok üzmeyelim ve muhafazakarlık yakıştırmasını bir an için doğru kabul edelim.

Siz hiç başbakanın, partisinin ya da muhafazakar camianın aşağıda sıraladığım olgulardan rahatszılık duyduğunu, bunların önüne geçmek için göstermelik de olsa bir girişimde bulunduğunu gördünüz mü?

  • Çocuk yaştaki kızların okumalarının engellenmesi,
  • Çocuk yaştaki kızların evlendirilmeleri,
  • Kart muhafazakar zamparaların küçük yaştaki kızları ikinci, üçüncü ya da dördüncü eş olarak nikahlarına almaları,
  • Aile içerisinde kız çocukların babalar ve erkek kardeşler tarafından ensest ilişkiye zorlanmaları,
  • Kocası ölen kadınların aynı aileden bir başka erkekle evlenmeye zorlanmaları, mecbur bırakılmaları,
  • Her yaştan ve kültürden kadınının tacize ve tecavüze uğramaları ve mütecavizlerin çoğunlukla hiçbir ceza almadan kurtulmaları,
  • Bazı yörelerde, yöre erkeklerinin küçük kızlara topluca tecavüz etmeleri ve buna yönelik organizasyonlar kurmaları; bu durumun hemen herkes tarafından bilinip kabullenilmesi,
  • Hemen her yaştan ve kültürden kadının sistematik erkek şiddetine maruz kalmaları,
  • Töre cinayetlerinin yaygın biçimde uygulanmaya devam ediliyor olması,
  • Kadının yaygın biçimde eksik-etek olarak görülüyor ve kabulleniliyor olması.

Muhafazakar bunlardan rahatsız olmaz. Çünkü muhafazakarlık temelde bir erkek ideolojisidir. Muhazakar açık toplumdan hoşlanmaz. Kapalı toplum muhafazakar için biçilmiş kaftandır. Kapalı toplumda, perde önünde keskin ahlak kuralları uygulanır. Perde arkasında ise her türlü çirkinlik, iğrençlik, her türlü kadın sömürüsü vardır. Ama ne kadın sesini çıkarabilir kapalı toplumda bunlara ne de bunların üzerine devlet gücüyle gidilebilir. Anlayacağınız muhafazakar dünya görüşü erkek egemen dünya görüşüdür. Muhafazakar erkek kapalı kapıların arkasında kadın sömürücüsüdür, kapıların önünde ise bir ahlak abidesi.

O nedenle kadının erkekle aynı değerde görüldüğü, aynı haklara sahip olduğu, erkeğin olduğu her yere kadının rahatlıkla girdiği açık toplum muhafazakarı rahatsız eder. Kadın yerini bilmelidir muhafazakara göre. Sırf bu nedenle eşcinsel ilişkiden de rahatsız olmaz muhfazakar. En azından bir kadının sevdiği bir erkekle özgürce sevişebilme hakkına sahip olmasındansa lezbiyen ilişkiye girmesini yeğ tutar. Muhafazakarın tek derdi, kısaca, kadının erkekten aşağıda kalması ve erkek ne derse kadının onu yapması, kadının erkeğe ses çıkaramamasıdır. Dedik ya muhafazakarlık temelde bir erkek ideolojisidir. Ne yazık ki bazı kadınlar bu ideolojiye sarılmakta hiçbir beis görmemektedirler.

Özetle başbakanın ve aynı zihniyetteki muhafazakarların hayali ya da hedefi bu gün dile getirme cesareti buldukları toplum düzeninden çok daha gerilerdedir. Bunu açıkça söyeleylim. O hayale bir anda ulaşamayacaklarını bildikleri için de acımasız bir strateji ile ilerliyorlar yollarında. O stratejinin adı "ölüm-sıtma" stratejisidir. Yani ölümü gösterip sıtmaya razı etme stratejisi. Başbakan için, açıkça özel yaşama müdahele sayılacağını ve geniş kesimlerce reddedileceğini bildiği bu yaklaşımı dile getirmenin amacı arkasındaki gizli amaca dayanak oluşturmasıdır. O gizli amaç ise (şimdilik) kamusal alanda ortaya konulacak oldukça ciddi yasaklardır. Örneğin üniversite kampuslarında ya da diğer alanlarda kızlarla erkeklerin öpüşmeleri ya da elele tutuşmalarının yasaklanmasının gündeme gelmesi yakındır bana göre. Şimdi ona dayanak hazırlıyorlar yalnızca. Herkesin kafasına "özel yaşama müdahale" fikrini öylesine yerleştirdiler ki, özel yaşamın yalnızca kapalı kapılar ardında olduğunu düşünmeye başladık. Dolaylı olarak da kamusal alanda özel yaşam ve özgürlük olamayacağının. Yarın kamusal alanda öpüşmenin yasaklanmasına gık demeye kalktığımızda alacağımız yanıt bugünden hazırlandı ve meşrulaştırıldı: "Evler özel yaşam alanıdır dediniz kabul edip sesimizi çıkarmadık, ama kamusal alanda istediğimizi yaparız."

Özetlemek gerekirse muhafazakarlık bir erkek egemen ideolojisidir ve temel amacı kadını ezmek, kadın üzerinden erkek dünyasını yüceltmektir. Buna karşı durmanın ne özel yaşamı ne de kamusal alanı bulunur. Kadın ve erkek her yerde ve her koşulda özgürdür ve devlet hiçbir alan için bir ahlak dayatmacısı ve bekçisi rolüne soyunmamalıdır. Bunun tersi çağdışılık ve gericiliktir.

5 Kasım 2013 Salı

En Sevmediğim Şeyler

Oğlum Dağhan ne zaman hoşlanmadığı birşey yapsa, annesi, yani sevgili eşim Müge onu "en sevmediğim şey bu yaptığın" diye azarlar. Bundan bıkmış olacak ki Dağhan, birgün annesine şöyle yanıt verdi:

"Anne, insanın en sevmediği şey bir tane olur. Senin ne kadar çok en sevmediğin şey varmış."

Aslında hepimizin sevmediği pek çok şey vardır. Bunlardan bazılarını hiç mi hiç sevmeyiz ve bu şey ya da durumla karşılaştığımızda "en sevmediğim şey"i yapıştırırız. Bir zamanlar çalışma odamda, duvarıma kendi uydurduğum "sevmemek işin kolayıdır, zor olan her şeyde sevecek bir yön bulabilmektir" cümlesini asmış birisi olarak itiraf etmeliyim ki benim de sevmediğim ve elbette en sevmediğim şeyler var. Aşağıda bunların bir listesi var (sıralama önceliklendirilmiş değildir). Aklıma yenileri geldikçe ekleyip, fikrimi değiştirirsem çıkardıklarım olabilecek elbet. Bunları buraya yazma amacıma gelince; genellikle bu listedeki durumlarla karşılaştığımda hiçbir şey yapamam ve içime atarım. Belki bu yolla biraz rahatlamak olabilir belki de değildir, bilmiyorum.


  1. Dünyanın en güzel ve en kolay oyunlarından biri olan futbolu  TV'de yorumlayanların, işlerini yaparken atom fiziği araştırmacısı tavırları takınmaları; ama yaptıkları yorumun mahalle kahvesindeki Ahmet Abi'ninkinden bir kelime farklı olmaması.
  2. Bazı insanlarda kedi görünce "pissst", köpek görünce "hoşt" deme refleksinin bulunması ve bu insanların aynı refleksi çocuklara aşılama çabası.
  3. Turistik bir bölgede güzel bir otelde yapılan hizmet içi eğitim toplantısının pek çok çalışan tarafından yalnızca tatil olarak algılanması.
  4. Yere sümkürme ve tükürme (öğğğğhhhhh!).
  5. Emniyet şeridini yol geçen hanına çevirme, yandan gelip kuyruğun en önüne arabasının burnunu sokma.
  6. Bir cümlelik düşünceyi 10 cümleyle anlatma.
  7. Sürekli konuşup hiç dinlememe.
  8. Başarısız bir yöneticinin "ama çok iyi bir insan yaaa!" diye savunulması.
  9. Hiç gereği yokken oruç tuttuğunu ya da namazdan geldiğini söyleme ihtiyacı hissetme.
  10. Sabahtan akşama kadar konuşsanız, oğlunun ya da kızının ne kadar başarılı, ne kadar zeki, ne kadar güzel olduğundan başka anlatacak birşey bulamama.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Gündem Bende Baş Ağrısı Yapıyor

Aslını soracak olursanız, şu anda Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün davetlisi olarak, korunan alan yönetimine ilişkin bir eğitim toplantısına katılmak üzere Antalya'dayım. Bugün toplantının ilk günü. Öğleden önceki açılış oturumunun ardından şiddetli baş ağrısı ile odama çekilmek zorunda kaldım. Kafamı dağıtmak için telefonum aracılığıyla biraz sosyal medya gezisi yaptım. Elbette yaptığıma yapacağımı pişman oldum. Öyle şeyler okudum ki, baş ağrım hafifleyeceğine azdı. Niye mi?

Güzel ülkemin herşeyi herkesten çok bilen başbakanı döktürmüş yine. Denizli'de kız ve erkek öğrenciler aynı evde kalıyormuş. Bu durum onların muhafazakar demokrat yapılarına tersmiş. Valiye talimat vermiş.Engellenecekmiş. Miş miş miş.... Bak sayın başbakan! Başbakansan başbakanlığını bil ve dinle:
    • Öncelikle yalnızca başbakansın, sultan değil. Beğenmediğin herşey için kamu yöneticilerine talimat yağdırmak gibi bir yetkin yok. Bu ülke bir hukuk ülkesi. Devlet de. Sen dahil bütün kamu yöneticileri yazılı hukuk kurallarına göre iş yaparlar. Senin keyfine göre değil. 18 yaşını geçmiş her yurttaş istediği evde istediği kişiyle kalır. Bu seni hiç mi hiç ilgilendirmez, devleti de, valiyi de! Sen kendi düşünce ve dünya görüşüne göre yaşayabilir, kendi aileni buna göre düzenleyebilirsin. Ama biz senin dünya görüşüne göre yaşamak zorunda değiliz.
    • Kendini muhafazakar demokrat diye tanımlıyorsun ya, muhafazakarlığına bir diyeceğimiz yok lakin bu şekilde demokrat olamazsın. Değilsin de. Bütün dünyayı senin istedeğin gibi yaşayan insanlarla doldurmayı arzulayarak ve devlet gücüyle bunu zorlayarak demokrat olamazsın. Demokrasi, demokratlık ve bu tavırlar asla yan yana gelmez. Hiç gecikmeden bir demokrasi kitabı edin ve oku. Okumak zor geliyorsa ben sana anafikrini söyleyeyim demokrasi kitaplarının: "Demokrasi farklı olana ve onların haklarına saygı göstermektir."
    • Acaba talimat verdiğin vali şimdi ne yapacak? Hemen emniyet müdürlüğüne talimat mı verecek? Öğrenci evlerine polis baskınları mı yapılacak. Diyelim ki kız ve erkek öğrenciler aynı evde kalıyor. Onlara ne gibi bir işlem hangi hukuk kuralına göre yapılacak? Bir zahmet söyle de biz de bilelim.

Başbakan bu, rahat durur mu? Fenerbahçe Kongresi'nin büyük çoğunlukla seçtiği başkanına vermiş veriştirmiş. Kongrede vaat ettiği projeleri nasıl yapacakmış? İzin almış mıymış. Parayı nereden bulacakmış. Kulübün bir sürür borcu varmış. Mış mış mış... Sizin anlayacağınız sopayı gösteriyor Aziz Yıldırım'a. Seni yıkamadım ama sana iş de yaptırmayacağım. Yahu insan nezaketen olsun bir kutlar önce. Bırak da koca ülkede ele geçiremediğin bir tane kurum kalsın. Bu ne hırs? Tablo bu kadar açıkken bazı can ciğer, aklı başında arkadaşlarımız, dostlarımız da demezler mi şike, mike filan diye. Yahu bu ülke futbolunda şike yoktur diyen mi var? Ya da Aziz Yılıdırm'ı çok seviyorum, tarzı tam bana göre diyen mi? Ama dostlar, lütfen, biraz uyanık olmanız gerekmiyor mu? 3 Temmuz'dan bu yana olanlar önce Fenerbahçe'yi ve sonra da Türk futbolunu ele geçirme projesi değil mi? Aziz Yıldırım'ı alkışlıyorsak bu proje karşısında dik durduğu içindir, eğilip bükülmediği içindir. Yoksa o da bilirdi elbet şu kadar milyon taraftarımız AKP'ye oy veriyor demeyi, AKP mitingine katılıp bayrak sallamayı.

 aziz yıldırım
Bu arada Mehmet Baransu denen zat twitterdan sallamaya başlamış yine; elinde yeni bir Aziz Yıldırım dosyası varmış. Mahkeme de dosyadaki usul eksiklerini tamamlayıp yargıtaya göndermiş. Kongrede olmadı tezgah kuruluyor. Okuması yazması olan var mı?

Anadolu Pars'ı için diyecek sözüm bile yok. Sen, koca devlet, koca bakanlık hayvanın varlığını ortaya çıkaracak birşey yapma, çobanın biri vurarak yok etsin onu. Bir de saldırmışmış çobana, filan feşmekan. Yahu o koyunlar orada dururken hayvan sana neden saldırsın? Sana saldırsa seni öyle bırakır mıydı? Neyse kabağı çobanın başına patlatmayalım. Bu gün toplantının başında saygı duruşu vardı Atatürk ve şehitlerimiz için. Ben Anadolu Parsı için de saygı duruşu yaptım.
Sivri zekalının biri twit atmış. Bilmem kaç milyon liraya iki yılda restore edilen bir tarihi eserin üzerine "Çare Sarıgül" yazılmışmış. Bunu yaptırana oy mu verecekmiş. Aklı başında sandığımız bir üniversite hocası da bunu retwit yapmış. Sarıgül telaşı başlamış bir yerlerde anlayacağınız. Bir ara yanıt yazayım dedim. "Haklısın, tarihe saygısızlık yapana oy verilmez. Peki ya kentin ciğerlerine hançer saplayan doğa saygısızlarına?" demek geldi içimden. Sonra vaz geçtim. Kime ne anlatıyorsun ki!

8 Ekim 2013 Salı

Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun


Oğlum, Biricik Oğlum,

Türküm demekten korkma! Gururla söyle, haykır. Çünkü Türk olmak, Türküm demek, üstün olmak demek değildir. Kan değildir Türk olmak, ırk hiç değildir. Türk olmak vatan toprağı üzerinde özgürce ve kardeşçe yaşama bilincidir. Türk olmak, ne olursa olsun insanı sevmek, onu yüceltme bilincine sahip olmaktır.

Doğru ve çalışkan ol! Doğruluktan sapman için önüne gerekçeler sürülebilir. Etrafındaki herkes bu gerekçelere sığınabilir. Sen yine de doğru ol! Geride kalsan da bir süre, göreceksin ki doğruluk seni hep öne çıkaracaktır sonunda. Ve çalışmaktan asla vazgeçme. Başkaları çalışmadan kazanmayı seçebilir. Kazanabilirler de. Ama hiç bir şey çalışarak kazandığından daha mutlu edemez seni.

Küçüklerini koru oğlum. Senden güçsüz olanları gücünle ezme, şefkatinle sar.Daima ezilenlerin yanında ol, zulmedenlerin değil. Hayvanları ve doğayı merhametinle yücelt. Onların da sana verecekleri olacaktır, buna inan.

Büyüklerini say, ama asla onların kölesi olma. Özgürlüğünü ve benliğini her şeyden üstün tut. Büyüklerini dinle, onları anla, doğrularını kendi doğrularına kat ve yolundan asla sapma.

Yurdunu ve milletini kendinden çok sev. Çünkü bu vatanı sana, yurdunu ve milletini kendinden çok sevenler armağan etti. Kanlarını, canlarını verdiler vatan için. Onların sayesinde dalgalanıyor al bayrak bu topraklarda. Kendini daha çok sevenler vatan topraklarını parçalayanlarla işbirliği yaparken, onlar kelle koltukta savaşıyorlardı düşmanla. O düşman ki kimi zaman topla tüfekle, kimi zaman ihanetle çıkar karşına. İşte o zaman hatırla Ata'nı ve asla düşünme arkanda bıraktıklarını.

Hep yüksel, hep ileri git. Unutma ki daima daha iyi bir seçenek, daha iyi bir yol vardır. Elde ettiğinle asla yetinme. Onu koruma hatasına kapılma. Korumak istiyorsan geliştir. Daima ama daima daha iyisine ulaşmaya çalış. Kendin için, ülken için, insanlık için ve tüm dünya için.

Unutma oğlum, bu ülkenin tek bir lideri var hala; Büyük Atatürk. Onun yolunu aşacak bir yol çizen hala olmadı. O nedenle senin de izleyeceğin yol onun yolu olsun. Ülkeni sev, bütün dünyayla, diğer bütün uluslarla dostça yaşa. Daha iyiye ancak bu yolda ilerleyerek ulaşabilirsin.

Başkaları kendilerini pek çok şeye satabilirler. Paraya satanları göreceksin kendini. Ona tapanları. "Allah" deyip kula kulluk edenler dört bir yanını saracak. Kulun önünde diz çökenler çok olacak, ne yazık. Sonra güce tapanlar olacak. Güçlünün yanına sığınarak var olmaya çalışanlar. Sen onlara aldanma. Gül geç hepsine. Dimdik ayakta dur hep. Kimseye taşıtmadan kendini ve kimseyi sırtlamdan. Varlığını armağan edeceğin tek bir şey var bu dünyada; vatan toprakları ve bu topraklar üzerinde yaşayan Türk ulusu.

Ve oğlum, biricik oğlum,

Yasaklasalar, zincire de vursalar seni, zindanlara atıp ışıksız da bıraksalar Ata'nın sana armağan ettiği  bu topraklarda özgür bir Türk olarak doğduğun için sonsuza kadar haykırmaya devam et;

"Ne Mutlu Türküm Diyene!"

2 Ekim 2013 Çarşamba

Demokratikleştirebildiklerimizden misiniz?


Kavramların iç içe geçip karıştırıldığı bir ortamda üretim yapmak zorlaşır. 21. yüzyılda sağlıklı politikalar üretmenin birinci şartı bazı kavramları yerli yerine oturtmaktır ki, bunların başında demokrasi kavramı gelir. Türkiye ve yakın coğrafyasında yaşananlar demokrasinin ne olup ne olmadığının bir kez daha net olarak ortaya konulması gerekliliğini belirginleştirmiştir.

Yaygın kanaatin aksine, demokrasi yönetenlerin seçimle iş başına geldiği bir rejim değildir. Demokrasilerde kimin yönettiği de önemli değildir aslen. Önemli olan yönetimin nasıl gerçekleştiğidir. Yani, iyi bir demokrasi tanımlaması yapmak için sorulması gereken soru “kim” değil “nasıl”dır.  O nedenle birkaç yılda bir topluma “sizi kim yönetsin?” sorusunun soruluyor olması o toplumu demokratik bir toplum haline getirmez. O soruya verilen yanıt yalnızca yönetim mekanizmalarının anahtarını kimin elinde tutacağına karar verir.  Demokrasiyi demokrasi yapan soru şudur: “Toplumu ilgilendiren kararlar nasıl alınıyor; karar alma mekanizmaları ve alınan kararların uygulaması nasıl denetleniyor?”
Demokrasi yalnızca bir seçme eylemi olsa gerçekten kolay olurdu. Oysa demokrasi kargaşadan sonuç çıkarma becerisidir. Demokrasilerde kargaşa vardır. Çünkü toplumlarda çok farklı gruplar iç içe yaşar. Her bir toplumsal grup kendi içinde alt gruplara ayrılabilir ve bunların her birinin kendine göre yaklaşımları, yaşam tarzları ve hedefleri bulunmaktadır. Hangi seviyeden bakarsanız bakın bu durum tam bir kargaşadır. Ve bu kargaşa içerisinde kararlar alınmalı ve uygulanmalıdır.


İki gün önce açıklanan demokratikleşme paketine bu açıdan bakmakta yarar var. Hatırlarsınız AKP iktidarı bundan önceki dönemde demokrasiyi "sandık"tan öteye geçiremiyordu. Örneğin Gezi eylemleri sırasında "bir derdiniz varsa sandıkta konuşursunuz" sözlerini sıkça duyduğumuzu hatırlamakta zorlanmayacaksınız. Oysa şimdi görüyoruz ki bazı harflerin kullanılabilmesi ya da üniversitelerde bazı enstitülerin açılabilmesi de demokrasi tanımı içerisinde yer alabiliyor, demokratikleşme olarak lanse edilebiliyormuş.

Gelelim konunun özüne. İsterseniz en küçük bir düzenlemeyi bile tam katılımlı bir halk oylaması ile yapın, bu başlı başına demokrasi demek değildir. Demokraside kararların nasıl alındığı önemlidir. Karar alabilmek için bilgiye gereksinme duyulur. Eğer önüne sandık koyduğunuz insanların bazı bilgilere ulaşması engelleniyor, bazı görüşlerin savunulması, bazı düşüncelerin yayılmasına şu ya da bu yöntemle ket vuruluyorsa sonuç bir demokrasi parodisinden öteye gidemez. Bugün Türk demokrasisinin önündeki en önemli engel de kanımca budur. Korkunç bir dezenformasyunun yaşandığı, hükümet propagandasının her türlü iletişim kanalı ile popmpalandığı, buna karşılık muhalif görüş ve düşüncelerin yayılmasının sayısız yöntemlerle kısıtlandığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmadığı, gazetecilerin, bilim adamlarının ve sanatçıların sırf düşünceleri nedeniyle cezalandırılabildiği bir ortamda demokrasiden söz etmek, en iyimser tanımla saflık olacaktır.

Demokrasiyi demokrasi yapan bir diğer unsur da hesap vermedir. Yani toplumun her alanında olduğu gibi yasama ve yürütme erkini elinde bulunduranların yaptıklarından sorumlu olmaları ve gerekiyorsa yargılanabilip cezalandırılma yollarının açık olmasıdır. Bugün, bırakın milletvekillerini, başbakanı, bakanları, alelalde bir devlet memuru bile neredeyse dokunulmazlık zırhı ile korunmakta ve her türlü yargı denetiminden kaçırılmaktadır. Öte yandan yargı üst organlarının en son yapılan anayasa değişiklikleri ile adeta bir hükümet birimi haline getirildiği dikkatlerden kaçmamalıdır. Böylelikle halk adına yetki kullananların yaptıkları/yapabilecekleri yanlışlardan dolayı hesap vermeleri neredeyse olanaksız hale gelmiştir.

Durum bu iken açıklanan demokratikleşme paketi, benim için neredeyse hiçbir anlam ifade etmemektedir. Demokrasinin temel darboğazları yerli yerinde dururken özel okula giden öğrencilerin Kürtçe eğitim alabilecek olmaları ya da kadınlarla ilgili onca özgürlük sorunu artarak devam ederken başlarını her yerde örtebilecek olmalarını gelişme olarak düşünen iyimserlere ne yazık ki katılamıyorum.


26 Eylül 2013 Perşembe

Bir Fenerli Fatih Terim Olayında Ne Hisseder?

Fatih Terim'in Galatasaray futbol takımı teknik direktörlüğünden yine Galatsaray Spor Kulübü Yönetim Kurulu Kararı ile alınması olayını sağır sultan bile duydu, malumunuz. Olayın tüm detaylarını herkes ezbere biliyor, o da malumunuz. Fatih Terim "dönüşüm muhteşem olacak" mesajını vererek Aysal'a son sözünü söyledi, bunu da biliyorsunuz. Bilmediğiniz şey ise bütün bunlar olurken bir Fenerlinin ne hissettiği. Evet, tek Fenerli ben değilim elbette koca dünyada. Ama diğer Fenerlililerden biraz farklı olduğumu düşünüyorum. Şöyle ki;

Futbola olan ilgimi uzun yıllardır asgari düzeye indirmiş bir Fenerliyim ben. Futbolu sarımsaklı mantıya benzetişim, bildiğim kadarıyla bana özgüdür. İkisi de özünde çok keyiflidir ama sonrasında ağızda bıraktığı tat ve koku felaket. Yani, sahada oynanan oyunla ilgili bir sıkıntım yok ama geri kalan her yönü bana pek uygun değil. Bu nedenle en son futbol maçına, yani bir stada gidişim asosyal bir teenager olduğum dönemlere denk geliyor (şimdi 43'üm). Herkesin merakla takip ettiği futbol maçlarının sonuçları hakkında çoğunlukla şu üç yolla bilgi sahibi oluyorum:

  1. Maçı  yayımlamayan TV kanallarının sağ ya da sol üst köşede verdikleri anlık maç skorlarından.
  2. Alt katta oturan ve muhtemelen Galatasaraylı olan komşumun hoplayıp zıplamalarından yola çıkarak yaptığım tahminlerden.
  3. Ve elbette ki gol sonrası patlayan silahların gürültüsünden.
Yaşamımda futbolun bıraktığı boşluğu başta basketbol, voleybol, Formula 1, Moto GP, tenis, bisiklet ve snooker (bir tür bilardo) olmak üzere muhtelif sporlara duyduğum ilgi ile doldurmaya çalışırım. Kısacası bildiğiniz Fenerlilerden biri olmasam da kanarya, sarı, lacivert, beyaz, yeşil, 1907 gibi şeylerden olağanüstü etkilendiğimi ve bu tür şeylerin kalp atışlarımı hızlandırdığını da itiraf etmeliyim.

Lafı fazla uzatmadan gelelim konunun özüne. Yukarıda özetlediğim gibi bir Fenerli olarak Fatih Terim olayı sonrasında neler hissettiğimi özetlemeye çalışayım:

  1. Elbette öncelikle sinsi bir gülümsemenin eşlik ettiği mutluluk. Ee, ne de olsa karşı cephede kargaşa var. Hep bizde olacak değil ya! Az mı çektik 3 Temmuz'dan buyana.
  2. Sonra hafif kaygıyla karışık haset durumu; Amma da büyüttüler, imparator aşağı, imparator yukarı. Dedikleri kadar da büyük değil canım bu adam!
  3. Hem o da Aysal'ın kendini istemediğini bilmiyor muydu? Bizim Kocaman gibi alıp ceketini gitseydi efendi efendi.
  4. Gene de iyi oldu iyi. Adamlar dördüncü yıldıza doğru gidiyordu. BJK'nin de ipini çektiler. Bunlarla yarışmak yine bize kaldı.
  5. Yalnız bu Aysal ve onun gibiler, liseliler mi ne, çok elitistler canım! Burunlarından kıl aldırmıyorlar.
  6. İyi de Fatih Terim'de de ciddi kişilik sorunları var. Adam dünyanın merkezinin kendisi olduğunu sanıyor. Herkese ayar, herkese fırça. Hele o Mehmet Ağar'la ilişkisi. Bu kadar da olmaz ki!
  7. ...
Durun yahu! Ben ne yapıyorum böyle? Birdenbire iğrenç bir sarımsak kokusu sardı ortalığı. Temiz havaya çıkmak lazım. Hava da güzel. Atla bisiklete, sahil yolu. Ooooh, misss!

17 Eylül 2013 Salı

İstanbul'da Olimpiyata Neden Karşı Çıktım?

Dr. Cihan Erdönmez


Geçtiğimiz günler, Türkiye'de, mevcut pek çok önemli gündem maddesine ek olarak olimpiyat heyecanıyla geçti. 7 Eylül akşamı, 2020 olimpiyatlarının hangi şehirde yapılacağının, daha doğru bir ifadeyle İstanbul'da yapılıp yapılmayacağının merakıyla TV başına kilitlendik ulus olarak. Arjantin'de yapılan oylamanın öncesi ve sonrasında yazdığım birkaç twitter mesajı ile İstanbul'da olimpiyatı desteklemediğimi, buna karşı çıktığımı açıkça dile getirdim.

Bir şeyi isterseniz ve olursa sevinirsiniz. Olmazsa üzülürsünüz. Tam tersi de geçerlidir; olmamasını istediğiniz şey olmazsa sevinir, olursa üzülürsünüz. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Jacques Rogge (daha sonra başkanlığa Thomas Bach seçildi) o akşam Tokyo 2020 yazılı kağıdı kameralara çevirdiğinde, olmamasını istediğim birşey gerçekleşmeyeceği için, doğal olarak sevindim. Öyle havalara sıçrayarak ya da çığlıklar atarak değil elbette, sevindim işte; içimde bir mutluluk belirdi.

Demokratik bir ülkede, hatta demokratik olmayan bir ülkede bile, insanların bazı şeyleri isteme ya da istememe hakları olduğunu düşünüyorum. Demokratik bir ülkede ise insanların istedikleri ve istemedikleri şeyleri açıkça söyleme, istedikleri şeylerin olması, istemediklerinin olmaması için yasalar çerçevesinde çaba gösterme ve nihayet sevinme ve üzülme hakları vardır. Her özgür insan neyi isteyip istemeyeceğine kendisi karar verebilir ve bu kararını kendine göre rasyonel gerekçelere dayandırabilir yahut hiçbir nedene dayandırmadan bir şeyleri isteyebilir ya da istemeyebilir. Örneğin her özgür Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, hiçbir neden ileri sürmeksizin İstanbul'da olimpiyat istemeyebileceği gibi sırf AKP'ye karşı olduğu için de istemeyebilir. Ya da benim gibi istememe nedeni olarak bunun gibi uzun bir yazı yazabilir.

Aslını soracak olursanız böyle bir yazı yazmayı yarım saat öncesine kadar aklıma getirmiş değildim. Ta ki, çok kıymetli hükümet mensubumuz Suat Kılıç'ı öğle haberlerinde görene kadar. Aynı zamanda Samsun vekili olan bu zat, vekili olduğu ilde bir konuşma yapıyordu. Açıkçası ben Kılıç'ın o talihsiz "kınalı twit" için bir mahcubiyet ya da utanma hissi taşıdığını düşünüyordum o ana kadar. Meğer ne akılsızmışım! Utanmak bir kenara, "hiç de maksadımı aşmadım" diyordu kıymetli bakan gerine gerine!!! İşte o an şimşek çaktı kafamda. Oğlum geldi gözümün önüne. Hani akademik eğitiminin yanına sportif eğitimi de katmak için katlanmadığım fedakarlık kalmayan 11 yaşındaki oğlum. 2020 yılı geldiğinde 18 yaşında olacak. Özgür bir birey olarak Tokyo olimpiyatlarını izlerken bana dönüp
"Baba, bu uzaktan izlediğimiz olimpiyatlar yaşadığımız şehir İstanbul'da olabilirdi. Ve biz bu güzelim mücadeleleri, bu üst düzey sporcuları canlı canlı izleyebilirdik. Hatta, devlet İstanbul Olimpiyatları için spora daha çok yatırım yapar ve kim bilir belki de yarışan sporculardan biri ben olurdum. Sporu bu kadar seviyor olmana ve bu sevgiyi bana da aşılamana rağmen ne akla hizmet İstanbul 2020'ye karşı çıktın. Beni de mi düşünmedin?"
derse ne derim ona diye düşündüm. İste bu yazıyı yazma düşüncesi böyle oluştu bende. Diyeceklerimi şimdiden kayıt altına alayım dedim. Kim bilir, o gün geldiğinde yaşamıyor bile olabilirim.

Bak canım oğlum; ben İstanbul 2020 olimpiyatına karşı çıktım. Çünkü;

1- Olimpik Ruh (Olimpizm) Olmadan Olimpiyat Olmaz

Olimpiyatların Eski Yunan'da yapıldığı bilinmektedir. Ancak tam olarak nerede ve ne zaman başladığına ilişkin değişik görüşler bulunmaktadır. İlk olimpiyatların Olimpos Dağı'nda (Yunanistan'da, Selanik yakınlarında) yapıldığı ve adını da buradan aldığı rivayet edilir. Modern olimpiyatlar (Yaz Olimpiyatları) 1896 yılından beri yapılmaktadır (Kış Olimpiyatları ise 1924 yılından beri yapılmaktadır). Olimpiyatların simgesi farklı renklerde içiçe geçmiş beş halkadır. Halkalar kıtaları renkler ise ülkeleri temsil eder.




Olimpiyatların temel felsefesi biraraya gelmektir. Mevlana'nın "Ne olursan ol yine gel" sözünün bir başka yansımasıdır olimpiyat felsefesi. Olimpiyatlarda bütün ayrımlar ortadan kalkar. Hangi ülkeden, hangi dil ya da dinden, hangi cinsten, hangi inanç ve ideolojiden, hangi renkten ya da etnik kökenden olursan ol olimpiyatlarda aynısındır. Bir insanı diğerinden ayıramazsın olimpiyatlarda. Olimpiyatlarda yarışmak araçtır, amaç ise biraraya gelmek, bir olmak, aynı olmaktır. Elbette olimpiyat tarihinde bu dediklerimi gölgeleyecek örnekler var; Irkçılığın zirve yaptığı 1936 Berlin Olimpiyatı ile soğuk savaş rüzgarlarının altında yapılan 1980 Moskova ve 1984 Los Angeles Olimpiyatları gibi. Ama bu gölgeler olimpiyat güneşini kapatmaya yetmez.


Kendi yurttaşlarına bile "kına yakın" diyen bir bakanın temsil ettiği bir zihniyetin olimpiyat güneşini, olimpiyat meşalesini taşıyabileceğini düşünebiliyor musunuz? Doğduğu kentte kadınlara ayrı, erkeklere ayrı olimpik(?) havuz vaat eden bir başbakanın olimpiyattan ne anladığını sanıyorsunuz? Peki ya stadları, salonları, spor komplekslerini kim doldurup izleyecek olimpiyatta? Tuttuğu takımdan başka gerçeği olmayan, diğerini gördüğünde saldırma içgüdüsünden başka birşey hissetmeyen futbol fanatikleri mi? Ya da yolda gördüğü bisikletli için "sıkıştır, gebert şu pislikleri" diyenler mi? Ermeni, Rum, Kürt gibi sözcükleri dağarcıklarında birer küfür aracı olarak tutanlarla, onlara spor organizasyonlarında bayrak taşıtıp, büyükşehir belediyelerinde danışmanlık bahşedenlerle mi olimpik ruhu yaşatacağız? Daha fazla örnek verdirmeyin bana. Ben 37 yıldır İstanbul'da yaşıyorum ve bu kentte ne yazık ki olimpik ruh yok!


2- Spor Sevgisi Olmadan Olimpiyat Olmaz

Günlük siyasi gazete kadar günlük spor gazetesinin satıldığı bir ülkede spor sevgisinin olmadığını düşünmek için deli mi olmak gerekir? Hayır! Elbette değil. Bu ülkede olan, sadece ve sadece futbol manyaklığıdır (manyak sözcüğünü bilimsel anlamda, yani birşeye karşı aşırı istek duyma ve o yönde kontrolsüz hareket etme anlamında kullanıyorum). Aslında futbol manyaklığı bile değil; Fenerbahçe, Galatsaray, Beşiktaş vs. manyaklığı.

Spor sevgisi, sporun içinde var olan mücadeleye, daha iyiye yönelik bir sevgidir. Sporu seven mücadele edeni, daha iyi olmaya çalışanı sever ve takdir eder. Antik olimpiyatların sloganı şudur: "Citius, altius, fortius." Yani, "daha hızlı, daha yükseğe, daha uzağa." Gerçek sporcu bu felsefenin peşinden koşar hep, gerçek sporsever de bu felsefeye bağlı kalarak beğenilerini geliştir.

Kazanan rakibi alkışlamayı bilmeyen, bırakın alkışlamayı, onlara her türlü ruhsal ve fiziksel zararı vermeyi görev sayan milyonlarla mı olimpiyat olacak?

Ayrıca sporu sevmek demek sporu günlük yaşamın içine katmak, yaşamın bir parçası haline getirmek demektir. Göbek eritmek ya da kas yapmak için spor salonlarını doldurmak değil. Belediye otobüsündeki şortlu genç voleybolcuya tacizde bulunanlarla ya da spor kıyafeti giyen kadınlara yosma mumelesi yapanlarla mı olimpiyat yapacağız? Ben 37 yıldır İstanbul'da yaşıyorum ve bu kentte ne yazık ki spor sevgisi yok!

3- Spor Etiği (Ahlakı) Olmadan Olimpiyat Olmaz

Spor adalet duygusu olmadan yaşanmaz. Adil olmayan mücadele spor değildir. Sportif mücadele herkes için eşit ve adil koşullarda başlar ve o koşullarda sürdürülür. Bunu bozmaya yönelik her çaba sporu spor olmaktan çıkarır.

Dopingin bu kadar yaygınlaşmış olduğu bir ülkede spor etiğinden söz edilebilir mi? Evet, dünyanın her yerinde doping var. Kabul! Ama uluslararası alanda bir başarısı bulunan ve dopingsiz yani temiz çıkan bir sporcumuzu hatırlamakta açıkçası güçlük çekiyorum. Süreyya Ayhan'dan bu yana doping adeta göbek adımız oldu. Atletizm, halter, bisiklet... Öyle bir hale geldik ki, Gezi eylemlerine destek veren değerli bir basketbolcumuzu kadroya almadığımız baketbol milli takımımıza dopingden ceza almış bir sporcuyu kaptan yapmakta bir sakınca görmedik.

Peki ya şikeye ne demeli? Türk futbolunda ben kendimi bildim bileli şike var. Teknik adamlar, hakemler, futbolcular alınır, satılır, teşvik primleri havalarda uçar. Bunu bilmeyen, duymayan da yoktur. Büyük ölçüde siyasi yönlendirmeyle yapılmış bir operasyonla iki kulübümüze ve yöneticilerine ulusal ve uluslararası alanda cezalar verilerek temizlendik mi sanıyorsunuz? Artık pür-i pak mı olduk? Günah keçisi olarak seçilen Fenerbahçe ile Beşiktaş kaka, geri kalan bütün kulüplerimiz ve futbol dünyamız cici, öyle mi? Ben 37 yıldır İstanbul'da yaşıyorum ve bu kentte ne yazık ki spor etiği yok!

4- Doğaya Saygı Olmadan Olimpiyat Olmaz

Olimpiyat bir ülküdür. İnsanlığın huzur içinde bir arada olma, bir olma ülküsüdür. Olimpiyat dostluk ve kardeşliktir. Olimpiyat bir slogan değildir. Bu kavramların yaşandığı ve yaşama yansıdığı bir platformdur.

Doğaya karşı saygısı olmayanların diğer insanlara karşı da saygısı olamaz. Çünkü dostluk, kardeşlik ve huzurun yeşermesi için her şeyden çok sağlıklı bir doğaya ihtiyacımız bulunmaktadır.

Gelişme ve kalkınma gibi iki muğlak ve içi boş hedef için ormanlarından otoyollar geçirilen, köprüler kurulan, denizleri doldurulup sözde yeşil alanlar ve rekreasyon alanları yapılan, bir denizden öbürüne kanallar açılan, doğal ekosistemlerin tahribine her gün yeni bir halka katılan bir kentte mi olimpiyat yapacağız? Tarihin ve doğanın vermiş olduğu bunca güzellik ve zenginliğe tek bir şey katmayıp, tahripkar bir dürtüyle her geçen gün ağıtlar yaktırdığımız bu kente, bir de olimpiyat yaygarasıyla yeni projelerin, yeni inşaatların kamburunu mu yükleyeceğiz? Geçenlerde Bilgin Gökberk'in Hürriyet'teki köşesinde yazdığı gibi; olimpiyat felsefemiz gerçekten "bridge together" mı yoksa "be rich together" mı? Ben 37 yıldır İstanbul'da yaşıyorum ve bu kentte ne yazık ki doğaya saygı yok!

5- Ve Diğerleri

Demokrasi kültürünün olmadığı, demokratik değer yargılarının yaşatılamadığı, güçlü olanın güçsüz olanı bir biçimde ezdiği, zorbalığın ve şiddetin kol gezdiği; plansız ve çarpık kentleşmenin halka halka yayıldığı, toplu taşımanın yaygınlaştırılamadığı ve insan taşıma yerine araç taşımaya odaklanmış, trafik sorununu çözmekten uzak adımların çözümmüş gibi yutturulduğu; eğitimden sağlığa temizlikten güvenliğe binlerce sorun içerisinde debelenen bu koca, yaşlı ve hasta kentte mi olimpiyat yapacağız?

Olimpiyatı destekleyenleri anlıyorum. İyi bir şey olacağını düşünüyorlar. Niyetleri de iyi. Ama özellikle İstanbul'da yaşamayanlara seslenmek istiyorum; Bunun 2024'ü var, 2028'i var. Lütfen İstanbul'da olimpiyat diye lüzumsuz bir hava yaratmayın. Ben 37 yıldır İstanbul'da yaşıyorum ve bu kentin sorunları bana yetiyor. Daha fazla sorun değil artık çözüm istiyorum. İşte bu nedenle İstanbul'da olimpiyat istemiyorum!