Etiketler

Denemeler (12) Diğer (28) Makaleler (18) Şiirler (45)
Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makaleler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2019 Perşembe

Necati Cumalı ve Ay


Neil Armstrong'un   Ay'da   yürüyüp   yürümediği   bazılarımız   için   hala   bir
muammadır.   Oysa  Ay,   farkına   varmasak   da   çoğu   zaman,   dünyamızın   ve
kültürümüzün  en  önemli  parçalarından  biridir.  Sanırım,  çocukluğunda  Jules
Verne'in “Ay'a Seyahat” adlı eserini okumayan yoktur. Verne'in Ay'a gönderdiği uzay
aracının adı Columbia'dır. Neil Armstrong'u Ay'a götürenin de.
Bayrağımız Ay ile yıldızın ahenkli bileşiminden meydana gelir. Sevdiklerimizi
mehtaplı  gecelerde  daha  bir  içten  anarız.  Öyle  ki,  Ay'ın  kültürümüzdeki  yeri
tarihsel  eserlerde  bile  belirgindir.  Bu  noktada  sözü,  dilerseniz,  Sunay  Akın'a
bırakalım. “Ay Hırsızı” adlı eserinde şöyle diyor usta:
“İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın adını taşıyan iki
cami vardır. Bunlardan biri Üsküdar'da, öteki ise Edirnekapı'dadır. Güneş her gün,
çocuğunu  arayan  bir  anne  gibi  Üsküdar'daki  caminin  ardında  doğarken,  Ay
Edirnekapı'daki  caminin  minarelerinin  arkasına  saklanır.  Her  akşam  Ay,  Üsküdar
Mihrimah   Sultan   Camii'nin   saçlarını   taçlandırırken,   uykuya   yatmak   üzere   olan   güneş,   başını, Edirnekapı'daki  Mihrimah  Sultan  Camii'nin  kubbesine  dayar.  İstanbul'da  bu  yüzden  bir  değil,  iki  tane Mihrimah Sultan Camii vardır. Mihrimah'ın anlamı da (mihr ü mah) 'güneş ve ay'dır.”
Necati  Cumalı'ya  gelmek  için  bu  kadar  söz  dolaştırmanın  anlamı  da  ne
diyebilirsiniz. Belki de haklısınız. Ancak, onu “Ay Büyürken Uyuyamam” adlı
eseriyle tanıyan benim için ikisi arasındaki bağ koparılamaz niteliktedir. Ay ve
Cumalı.

Bir Cumalı öyküsü ya da romanı okumadıysanız yahut ondan bir iki mısra
bilmiyorsanız, eksik bir Türkiye vardır sizin dimağınızda. Ülkemizi en iyi anlatan
sanatçılardan biridir o. Kim bilir, belki de birincisi.

Anadolu'yu  ve Anadolu  insanını  Cumalı  kadar  net  fotoğraflamak,  onunla
tanışmamış olanlar için hayal sınırlarının ötesinde olsa gerek.   1921 yılında
Florina'da (Yunanistan) başlayıp 2001 yılında İstanbul'da sona eren 80 yıllık
yaşamına  pek  çok  roman,  öykü,  şiir  ve  oyun  sığdıran  Cumalı,  yalnızca
insanımızı değil aynı zamanda doğamızı ele alma konusunda da benzersizdir.
Bu  açıdan,  henüz  onunla  tanışmamış  olanlara  “Tütün  Zamanı”  üçlemesini
(Zeliş;  Yağmurlarla  Topraklar;  Acı  Tütün)içtenlikle  önermek  isteriz.  Bu  eserlerin  Cumhuriyet  Kitapları tarafından son derece kaliteli yeni baskılarının yapıldığını hatırlatmak da ayrıca yararlı olacaktır. Cumalı'nın,  yapıtlarında çoğunlukla kasaba yaşamını yansıtmaya çalıştığını görürüz. Bu bir rastlantı değildir. Tam tersine, bilinçli bir seçimdir. Bunun nedenini Cumalı şöyle açıklamaktadır:  “Kasaba, yani ne kent ne köy, ikisi karışımı bir yerleşim merkezi. Türkiye'yi en iyi yansıtan yerleşme örneğidir bence kasaba. Kasaba kültürü bütün yaşamımızı etkiler. Kasaba görgüsü egemendir bütün değer ölçülerimizde. Politika, eğitim,  sanat,  hoşgörü  ortamını  kasaba  saptar  bize.  Roman  kentleşmenin  sanatıdır  gerçi,  ama kentleşemiyoruz işte. Kolay değil.” Bu sözler bugün için de geçerliliğini korumuyor mu sizce?

Cumalı'nın, eserlerinde folklorik unsurlardan da ustaca yararlandığına tanık oluruz. Bu yıl tamamlanmış bir araştırma bu açıdan ilgi çekici sonuçlar ortaya koyuyor:
Sanatçı, incelenen 86 öykü, 13 oyun ve 5 romanında, 23 türkü, dokuz mani, altı ağıt, iki ninni, iki
tekerleme ve iki halk efsanesinden yararlanmış durumda. Bu eserlerde ayrıca, büyü, uğur-uğursuzluk,
rüya, müjde, fal ve nazar gibi değişik kültürel unsurlara da sıkça rastlanıyor. Bu tür bir zenginliği Cumalı dışında belki de yalnızca Yaşar Kemal'de bulmak olası.

Büyük ustanın eserlerinde kadını ele alış biçimi de
son   derece   çarpıcıdır.   Özellikle   oyunlarında   bu
çarpıcılık  daha  da  belirginleşir.  Bu  konu  bir  yüksek
lisans tezine konu olmuş ve şu sonuca ulaşılmıştır:
“...Onun  oyunlarındaki  kadınlar  çok  büyük  farklarla
birbirinden  ayrılmazlar.  Kırsal  yaşamda  da,  kasaba
ortamında da, kent ortamında da onlar birer kadındır
ve toplumsal baskılara maruz kalan, törelere boyun
eğen  ya  da  törelerle  karşı  karşıya  kalan,  bağımlı
yaşayan ve cinsel yönden arzulanarak, cinsel bir meta
olarak kabul edilen özverili, çileli Anadolu kadınının
temsilcileridir.”

Cumalı,   pek   bilinmese   de,   sanata   şiirle   giriş
yapmıştır.  İlk  şiir  kitabı  olan  “Kızılçullu  Yolu”  1943
yılında  yayımlanmıştır.  Oysa  ilk  öykü  kitabı  (Yalnız
Kadın)  1955  ve  ilk  romanı  (Tütün  Zamanı)  1959
tarihlidir.  İlk  şiirini  Urla  Halkevi  dergisi  olan  Ocak'ta
yayımlayan  sanatçı  1942  kışında,  Orhan  Veli'yle
buluşarak   şiirlerindeki   eksikliği   öğrenmek   ister;
yazdığı 20 dizelik bir şiirini verir. O da bu şiiri sekiz
dizeye   indirir.   Cumalı   önce   yadırgadığı   durumu
kendince şu tümcelerle açıklamaktadır: “Ben öbür on
iki dizede bir hayli parlak sözler ettiğime inanıyordum.
Orhan   Veli'nin   güzel   çirkin   demeden   onları
çıkarıvermesini önce yadırgamadım değil. Ama bir iki
gün  içinde  şiirin  kısaltılmış  biçimi  bana  daha  da
doyurucu  göründü.  İşte  benim,  'Yağmurdan  Sonra
Bayram Yeri' adlı şiirim bu yeni haliyle yayımlandı...
Orhan  Veli'den  öğrendiğim  en  önemli  şey  bu  oldu
benim.”  Gerçekten  de  Cumalı'nın  başta  Orhan  Veli
olmak  üzere  Garip  akımından  oldukça  etkilendiği
açıktır.  Buna  karşılık,  o,  kendi  özel  anlatım  şeklini
yakalamak konusunda hiç de sıkıntı çekmemiştir.
Ahmet Köksal Papirüs Dergisi'nin Temmuz 1968
sayısındaki  yazısında  şöyle  demektedir  Cumalı'nın
şiiri için :

“İlk  gençlik  anıları,  ilk  aşklar,  yaşama  ve  doğa
sevgisi,   savaş   ve   yoksulluk   yıllarından   giderek
toplumsal   bir   duyarlılığa   yönelen   Cumalı'nın   şiir
gücünü  yaşanmışlığından  alan  bir  gerçekçilik  ile  ilk
yenilik   akımının   o   pek   ünlü   'yaşama   sevinci'ni
yereyselleştirerek, onu taşralı bir Anadolu aydınının
yaşantısı içinde duyurmuştur.

Söyleyişindeki   katıksız   içtenlik,   çocuksu   bir
şaşkınlık, kendine özgü bir ahenk, aydınlık ve yalın bir
şiir   çabası   ilk   şiirlerinden   bu   yana   Cumalı'nın
değişmeyen özelliklerindendir.”

Gelin, isterseniz, onun şiiri üzerine bunca sözün
ardından, ilk şiir kitabı olan “Kızılçullu Yolu”na adını
veren şiirine yer verelim bu noktada. O zaman daha iyi
anlamak olanaklı olacak ve daha iyi hissedeceksiniz
Cumalı'yı.

Kızılçullu Yolu

Hıdrellez günü
Kızılçullu yolu
Beni herkes severdi çocukluğumda
Arabacı yanına oturur
Kırbacı  bana verirdi.
Ben Fıtnat Hanımın oğlu,
Zayıf bir kızı  severdim
Gözlerinin içi gülerdi.
Hıdrellez güneşi
Beraber tırmanmadık mı ağaçlara?
Siz kanatmadınız mı ellerimi
Elma çiçekleri?

Ay   Büyürken   Uyuyamam”ı   yazdığında   48
yaşındaydı   Cumalı.   Benim   gibi   pek   çok   kişinin
yurduna ve yaşadığı dünyaya bakışını değiştirdi bu
eser. Ve sanatçı, geride kalan 32 yıllık ömründe belki
de hiç uyumadı Ay'ın büyüdüğü zamanlarda. Onu 10
Ocak  2001  tarihinde  kaybettik.  Kaderin  cilvesine
bakın   ki,   bir   gün   önce,   yani   9   Ocak   2001'de,
ülkemizden de izlenen 'Tam Ay Tutulması' yaşandı.
Kim bilir, belki de büyük usta, bizimle beraber Ay'ın
önce yok olup, sonra yeniden büyümesini izledi ve en
uzun uykusuna huzur içinde yattı. Ve belki de şimdi o,
Ay'da bir yerlerden bizleri izliyor.

Bir   not,   bitirirken:   Bundan   sonra   ülkemizden
izleyebileceğimiz ilk ay tutulması 15 Haziran 2011'de.
Ve bir öneri: Gelin o gün Ay'ın güneşten saklandığı
saatte hepimiz birer Cumalı şiiri okuyalım. Okuyalım
ki, büyürken de küçülürken de Ay, rahat uyusun büyük
usta.




23 Nisan 2018 Pazartesi

Mektepten fakülteye fakülteden mektebe: Ormanın okulu

Osman Ragıp, Ali, Osman, Sadullah, Behçet ve tahriratı ecnebiye odası memurlarından Markar.

Bu altı isim 1857 yılında kurulmuş olan orman mektebine kabul edilen ilk öğrencilerin isimleridir.

Osmanlı’nın memleket ormanlarının önemini anlaması Batılı ülkelere göre gecikmiş, anlamaya başladığında da onların kılavuzluğuna ihtiyaç duyulmuştur. O dönemde Fransa ile olan siyasi yakınlaşma nedeniyle bu ülkeden, ormanların bir usulü cedide ve muntazamaya rabtı[1]için (ormanların yeni bir usul ve düzene bağlanması için) Mösyö Lois Tassy ve Mösyö Alexsandre Stheme adında iki mühendis yıllık altışar bin Frank maaşla Türkiye’ye getirtilmiş ve bunlardan özellikle Mösyö Tassy’nin çabalarıyla 1857 yılında ülkenin ilk orman mektebi kurulmuştur.

Bu okul ilerleyen süreçte kimi zaman maden okulu ile birleştirilerek Orman ve Maadin Mektebi kimi zaman da ziraat okulu ile birleştirilerek Ziraat ve Orman Mektebi isimlerini almış, ancak eğitim faaliyetlerini 1862-1865 yılları arasındaki kesinti hariç, aralıksız olarak sürdürmüştür. Halkalı Ziraat ve Orman Mektebindeki eğitimin yetersizliği nedeniyle dönemin Orman Genel Müdürü Hoca Ali Rıza Efendi’nin çabalarıyla 1910 yılında, başlangıçtaki gibi bağımsız bir orman okulu kurulmuş ve Orman Mektebi Alisi (Orman Yüksek Okulu) adını alan bu okul Sarıyer-Bahçeköy’deki bugünkü yerleşkesine taşınmıştır. Böylelikle, Türkiye ormancılığının temel direği olan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesinin 1857 yılında başlayan tarihsel serüveni yerleşke olarak son noktasına ulaşmıştır.

Bu dönemin belirleyici özelliklerinden birisi de, devletin Almanya ile yakınlaşan siyasi ilişkileri nedeniyle okulun Alman ve Avusturyalı uzmanların etkisi altına girmiş olmasıdır. İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar sürecek olan Alman ve Avusturyalı uzmanların egemenliği, Orman Fakültesinde bugün bile hissedilen Alman ekolünün temellerini oluşturmuştur.

1933 yılında yapılan Üniversite Reformu ve Türkiye’nin ilk modern üniversitesi olan İstanbul Üniversitesinin kurulmasını takiben Orman Mektebi Alisi 1934 yılında Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsüne beşinci fakülte olarak bağlanmış ve adı Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü Orman Fakültesi olarak değişmiştir. Bu dönemde eğitimin ilk iki yılı Ankara’da sonraki iki yılı ise İstanbul’da, Bahçeköy’deki yerleşkede gerçekleşmiştir. Bu durum hem öğrenciler için zorluk oluşturmuş hem de eğitimin koordinasyonunda sıkıntılar ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle, ülkemizin en köklü eğitim kurumlarından biri olan Orman Fakültesi yine ülkemizin en köklü üniversitesi olan İstanbul Üniversitesine 1948 yılında altıncı fakülte olarak bağlanmıştır. Tarihsel birikimi ve bilimsel yaklaşımı birbirine uygun olan bu iki kurum arasında uyum kısa sürede sağlanmış olduğundan İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi tam 60 yıldır ülke ormancılığına katkılarını, hem yetiştirdiği mühendislerle hem de yaptığı araştırmalar ve ormancılığı yönlendirici etkisiyle, İstanbul Üniversitesi çatısı altında sürdürmektedir.

Yukarıda isimleri geçen Tassy ve Stheme’den Franz Stöger ve Prof. Bernhard’a, Prof. Diker’den Prof. Oksal’a sayısız yabacı ve yerli uzmanın yuvası olan bu fakülte önceliğini daima ormanlar olarak belirlemiş ve ormanlara zarar verecek her türlü girişim, nereden gelirse gelsin karşısında durmayı bilmiştir. Bundan dolayı olmalı ki, siyasi görüşü ne olursa olsun hemen hiçbir iktidar Orman Fakültesinden hazzetmemiş, buna karşın, istisnalar hariç olmak üzere bu fakülteye saygı duymuşlardır.

1970’li yıllarda Karadeniz Teknik Üniversitesine bağlı olarak açılan ikinci orman fakültesi ve 1990’lı yıllarda ardı ardına açılan diğer orman fakülteleri ile adeta bir orman fakültesi enflasyonu yaşanmış olsa da İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesinin rolü hep aynı kalmış,  fakülte Kutup Yıldızı gibi yön belirlemiştir.

Ne var ki, 2000’li yıllar pek çok alanda olduğu gibi Orman Fakültesinde de bazı şeylerin değişmeye başlamasına sahne olmuştur. Bu değişimin ilk adımını seçimle göreve gelmiş bir rektör atmış ve o güne kadar İstanbul Üniversitesi rektörleri Orman Fakültesinde yapılan seçimde (eğilim yoklaması) en çok oyu alan adayı dekan olarak atarken, bu rektör böyle bir seçim ya da eğilim yoklaması yaptırmadan doğrudan atama yapmıştır. Ardından gelen ve seçilemeden atanan rektörler de aynı yolu izleyip, atanmış dekanlar devrini pekiştirmekte fırsatı kaçırmamışlardır.

Yaşanan en vahim değişim ise üniversiteyi siyasetten uzak tutma (sözde) düsturu ile siyasetin tam göbeğine oturtmak olmuştur. Yakın tarih boyunca ve özellikle 1950’li yıllardan itibaren ormancılık politikalarında (yasal düzenlemeler, örgütsel yapılanmalar vb.) yapılan değişiklik ya da değişiklik tasarılarını gündemine alıp, bütün öğretim üyelerinin katıldığı akademik genel kurullarda tartışarak fakülte görüşü[2]oluşturma uygulaması bulunan Orman Fakültesinin bu geleneği özellikle 2010’lardan itibaren unutulmuş veya unutturulmuştur. Böylelikle, fakülte, hangi siyasi iktidar tarafından yapılırsa yapılsın, ormancılık politikası ile ilgili değişiklikleri siyasetten bağımsız ve bilimsel bakış açısıyla değerlendiren ve ulaştığı sonuçları kamuoyu ile paylaşan bir kurum olmaktan çıkarılıp, siyasetin her yaptığına, ses çıkarmamak yoluyla boyun eğen bir araç olma noktasına düşürülmüştür.

Aynı dönemde akademik atama ve yükseltme kurallarında hem merkezi hem de üniversite bazında yapılan değişikliklerle, bilimsel altyapıyla ilgili temel sorunlar çözülmeden öğretim elemanları az zamanda çok yayın yapma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakılmış ve bu durum onları uzun süreli ve ülke ormancılığının temel sorunlarını merkezine oturtan, sosyo-ekonomik nitelikli araştırmalardan uzaklaştırıp, daha kolay yayın yapılabilecek teknik alanlara yöneltmiştir. Bununla birlikte, ülke çapında aynı dönemde yaşanan ve asıl nitelikleri yeni yeni aydınlanmaya başlayan süreçlerde (Ergenekon operasyonu gibi) “muhalif” olarak tanımlanan akademisyenlerin hedef tahtasına oturtulması diğer bütün akademisyenlere verilen göz dağı olmuş ve üniversitelerde bir korku dönemi yaşanmasına yol açmıştır. Bu şekilde, bir yandan akademik kurumlar toplumsal sorumluluklarından uzaklaştırılmış diğer yandan da akademisyenler, istisnalar hariç olmak üzere, suya sabuna dokunmayan araştırmalarla odalarına, laboratuvarlarına ve kitaplarının arasına hapsolmuştur.

Şimdi ise hazırlanan ani bir kanun tasarısı ile İstanbul Üniversitesini ikiye bölerek, Orman Fakültesi de dahil bazı birimlerin yeni kurulacak olan İbni Sina Üniversitesine bağlanması Meclis gündemine getirilmiştir. Bu noktada öncelikle sorulması gereken soru şudur: Üniversiteler hücre gibi bölünerek çoğalabilirler mi yoksa canlı bir organizma gibi çoğalmaları için çok daha karmaşık süreçlere mi ihtiyaç duyarlar? Akla gelen bir diğer soru ise bu tasarı hazırlanırken neyin hedeflendiği ve bu yolla hedefe ulaşmanın mümkün olup olmadığının nasıl sınandığıdır. Konu hangi süreçlerde hangi toplum kesimleriyle tartışılmıştır? Bu tasarı bir toplumsal uzlaşma ürünü müdür yoksa ben yaptım oldu mantığının yeni bir adımı mıdır? Bölünmesi planlanan koskoca bir üniversitenin kaç mensubunun bu tasarıdan önceden haberi olmuştur? Daha da ileri gideyim; İstanbul Üniversitesi Rektörünün ve diğer yöneticilerinin (dekanlar, müdürler vb.) bu tasarıdan hangi aşamada haberleri olmuştur? Bizim gibi basın yayın kuruluşlarından mı öğrenmişlerdir yoksa farklı bir mekanizma devreye girmiş midir? Girmişse, en azından öğretim üyelerini bu konudan haberdar etme ihtiyacı hissetmemişler midir?

Kurumlar, eşya gibi bir yerden başka bir yere taşınamazlar. Kurumlara bağları bir çırpıda koparılıp, hadi artık bu yapıda hizmet ver de denilemez. Kurumları ayakta tutan şey kurumsal ilişkiler, tarihsel bağlar ve tepeden tırnağa bütün üyelerince benimsenmiş aidiyet duygusudur. Orman Fakültesi 60 yıldır İstanbul Üniversitesi bünyesinde hizmet veren, bu üniversitenin asli ve koparılamaz unsurlarından biridir. Orman Fakültesini İstanbul Üniversitesinden ayırmak her iki kurumun da bir daha asla eskisi gibi olamaması anlamına gelir ki, kim bilir belki de asıl hedeflenen budur.

Türkiye ormanları ve ormancılığı oldukça kritik bir dönemden geçmektedir. Sadece son 16 yılda Orman Kanunu’nda 16 kez değişiklik yapılmıştır. Ülke ormanları neredeyse ormancılık dışı her türlü etkinliğin rahatlıkla yapılabildiği Cibal-i Mubaha[3]durumuna düşürülmüştür. Ormancılık örgütü, bir yandan sık sık yapılan örgütsel değişiklikler ve diğer yandan da uzmanlık, deneyim ve liyakata bütünüyle aykırı atamalarla zayıflatılmıştır. Orman fakültelerinin sayısı ve mezun ettiği öğrenci sayısı artırılırken buna paralel akademik ve fiziksel altyapı geliştirilemediği için ormancılık eğitiminin kalitesi düşmüştür. Şimdi de, son dönemlerde sürekli ve aşırı bir budama ile güçsüzleştirilen Türkiye ormancılığının kutup yıldızı durumundaki İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi köklerinden sökülerek, moda yöntemle taşınmak istenmektedir. Bu girişimin ülke ormanları ve ormancılığı için doğuracağı onarılamaz yaralardan bu tasarıyı hazırlayanlar kadar seyirci kalanlar ve sesini çıkarmayanlar da sorumlu olacaklardır ve tarih bu günleri, elbet bir gün bütün tarafsızlığı ve acımasızlığı ile kaleme alacaktır.


[1]1856 Ormanların Muhafaza ve İdareleri İçin Fransa’dan Getirilen İki Mühendis Tarafından Açılacak Kursta Yetiştirecekleri Talebe ve Ormanların Keşfedilmesi ve Sairesi Hakkında Meclisi Alii Tanzimat Mazbatası’nda yer alan ifadedir (Kaynak: Kutluk, H. 1948. Türkiye Ormancılığı ile İlgili Tarihi Vesikalar. OGM Yayınları, Özel Sayı 56).
[2]Fakülte görüşleri Prof. Dr. Ertuğrul Görcelioğlu tarafından bir araya getirilerek 2004 yılında "Ormancılığın Güncel Sorunları" adıyla İstanbul Üniversitesi yayınlarından iki cilt halinde yayımlanmıştır.
[3]1870 tarihli Orman Nizamnamesinden önce ormanların büyük bölümü Cibal-i Mubaha (mubah dağlar) statüsündedir ve hiçbir izne gerek olmadan herkes bu alanlarda istediği şeyi yapabilirler.

20 Haziran 2015 Cumartesi

BABALAR VE OĞULLAR

Biricik oğlum Dağhan'a



Birkaç gün önce babalar günüydü. Uydurulmuş onca günden biri de olsa, benim gibi baba olanlar her zamankinden farklı uyandı o gün. Babaydık ve gün bizim günümüzdü. Heyecanlandık, daha mutluyduk, galiba biraz da umutlu.

Kız babası olanlar alınmasın (başta sevgili editörümüz Sezgin), erkek babası olmak değişik bir duygudur. Tutucu, geleneksel ve yıkılması gereken bir duygudur. Biliyorum. Ama var. Bende de var. Babalar oğullarından çok şey bekler. Onunla ilgili hayaller kurar. Kendi yapamadığını oğluna yükler, ondan bekler.

Bu beklentiler, genellikle büyük hayal kırıklıklarıyla sona erer. Çünkü oğullar farklıdır. Onlar bambaşka bir yoldan yürür, bambaşka hayaller kurarlar. On beşine gelmeden babalarıyla kavgalara tutuşurlar. Onların gölgesinden çıkıp boy atmak, kişiliklerini kanıtlamak; “ben farklıyım” diye haykırmak isterler. Tıpkı bu yazının başlığının hepinizde çağrıştırdığı Turgenyev’in ölümsüz eserinde[1] olduğu gibi.

Çankırı Çerkeş eşrafından Ahmet Ağa da bütün babalar gibi oğlu üzerine hayaller kuruyordu. Ahmet Ağa 19. yüzyılda yaşamış aydın bir Müslümandı. Yöresinde seviliyordu. Ama oğlunu aynı kalıplar içerisinde büyütmek istemiyordu. O, yani oğlu, okumalı, ilim irfan sahibi olmalı, büyük makamlara gelmeliydi. Bu da ancak İstanbul’da olabilirdi. Atladı geldi İstanbul’a. Hemşerilerine danıştı. İrfani Rüştiyesini önerdiler. Çankırı’ya döner dönmez hazırlıklara başladı. Ailesini kısa zamanda İstanbul’a taşıdı. Aksaray’da bir ev satın aldı. Oğlu Hüseyin’i de İrfani Rüştiyesine yazdırdı.

Babasını utandırmadı Hüseyin. Altı yıl sonra üstün başarıyla mezun oldu. Hocaları ön ayak oldular, Hariciye Mektubi Kaleminde iş buldu. Yazışmayı, bürokrasiyi öğrendi, Arapçasını ve Farsçasını ilerletti. Müdürlerinin desteğiyle Valide Sultan Kahyalığında adaşı olan Hüseyin Bey’in yardımcılığına yükseltildi.

Hüseyin Bey genç adaşını o kadar çok beğendi ki, torunu Refia’nın kocası olmasının hayalini kurmaya başladı. Hüseyin Bey’in eşi Emine Hanım da aynı fikirdeydi kocasıyla. Genç, iyi eğitimli, başarılı ve saygılı bir damat adayını kim istemezdi. Hele de Refia’nın anne ve babasının yaşam öyküsü göz önünde tutulursa…

Osmanlı’nın giderek güçsüzleştiği, Avrupa’nın “Hasta Adamı” olduğu dönemdi. Yüzyıllar boyu egemenliği altında bulundurduğu uluslar birer birer ayaklanıp bağımsızlıklarını kazanmak için mücadele ediyorlardı. Bu ulusların başında elbette Yunanlar geliyordu. Yalnızca Atina ve Selanik gibi büyük kentler değil adalar da kaynıyordu. 1822 yılında Sakız Adası halkı da ayaklandı. Osmanlı ayaklanmayı bastırmak için Kara Ali Paşa’yı gönderdi. Vunaki Meydanı’nında yüzlerce Sakızlı asıldı. Minas Manastırı’na sığınan Sakızlılar kılıçtan geçirildi.[2] Kadınlar ve çocuklar gemilerle İzmir’e taşındı. Çocuklar… Evlere dağıtılıp Müslüman yapıldılar.

Gemilerle İzmir’e taşınan çocuklardan ikisini İzmir’in ünlü İhtisap Ağası (Vergi Müdürü) Hüseyin Bey aldı. Gerçek adlarını hiç bilmediğimiz zavallıcıkların birine Hüsrev diğerine de Saliha adını verdiler. Saliha’nın Sakız’a dair son hatırladığı, yerde kanlar içerisinde yatan babasıydı. Hüsrev ise babasını en son ipte sallanırken görmüştü.

Hüseyin Bey Hüsrev ve Saliha’yı dönemin koşullarına göre oldukça iyi yetiştirdi. Sağlam bir din eğitimi aldılar. Rumcayı neredeyse tamamıyla unuttular. Büyüdüler. Gelişip serpildiler. Hüsrev yaman bir delikanlı, Saliha güzel bir genç kız oldu. Hüsrev Saliha’nın yanında erkek sinek bile uçurmuyordu. Herkes bunun ağabey içgüdüsü olduğunu sanıyordu. Oysa gerçek bambaşkaydı. Hüsrev Saliha’yı içten içe seviyor, onun için yanıyordu. Saliha da boş değildi Hüsrev’e karşı. Kardeş gibi yetiştiği bu delikanlı onda değişik duygular uyandırıyor, içinde karıncalar dolaştırıyordu.
Saliha’yı bir paşa oğlu istedi. Emine Hanım bunu Saliha’ya söylediğinde hıçkırıklara boğuldu Saliha. Emine Hanım kızına “Ne oldu kızım, neden ağlıyorsun?” diye sordu. Ana kız bir süre kısır bir konuşmanın içerisine girseler de sonunda Saliha dilinin altındaki baklayı çıkardı; Hüsrev’e aşıktı ve onun karısı olmak istiyordu. Ailenin büyükleri önce bu duruma çok şaşırsalar da sonra kabullendiler ve bu iki kader kurbanının daha fazla acı çekmesine gönülleri razı olmadığı için evlendirdiler onları. İki çocukları oldu. Birincisi erkekti; Hasan Nuri. İkincisi cici bir kızdı. Adını Refia koydular.
Saliha ve Hüsrev’in kızı Refia ile Çankırılı Ahmet Ağa’nın oğlu Hüseyin evlendiler. Mutluydular. Bir çocukları oldu; Şevki. İkincisi kızdı, adını Sıdıka koydular.

1867 yılının soğuk bir kış gecesiydi. Aralığın 24. günüydü ve Salıydı. Hüseyin’in Aksaray’da yeni aldığı konakta tatlı bir telaş havası hakimdi. Üçüncü çocukları dünyaya gelecekti. Bir süre sonra yeni doğmuş bebek çığlıklarının arasına mahalle ebesinin “Oğlan, oğlan” diye bağırması eklendi. Adını Mehmet Tevfik koydular. Mehmet Tevfik, yani Tevfik Fikret…


Yaşamının geri kalanı düşünüldüğünde Fikret’in güzel bir çocukluk geçirdiği rahatlıkla söylenebilir. Doğaya ve özellikle hayvanlara düşkündü Fikret. Küçük bir çocukken afacan bir kedisi vardı. Adını Zerrişte koymuştu onun. Yanından ayırmadığı, yatağına aldığı kedi biraz hırçınca olacak, yıllar sonra onun için yazdığı şiirde şöyle diyor Fikret (Ahmet Muhip Dranas tarafından günümüz Türkçesine çevrilmiş haliyle);

Zerrişte
“Sayemde bu neşen” demek ister gibi mağrur;
Mağrur ve küçümser,
Başlardı vefasızlığa; ben bağlı ve güçsüz,
Her isteği, her hazzı ve her keyfine uymuş,
Bazan şaşaraktan,
Bazan kızaraktan; yine güçsüz, yine kanmış;
En şüpheli bir meylini görsem inanırdım;
Biçareliğimden;
Hep tırmalanır, tırmalanır, tırmalanırdım!..

Tevfik Fikret hakkında yazılanlara baktığımızda onun hayvanlara düşkünlüğüne ilişkin başka pek çok anekdotla da karşılaşırız. Çocukken bir kanarya da beslemiştir. Çok sevdiği kanarya öldüğüne onu bahçelerine gömüp, mezarın başına bir taş diktiği de yazılanlar arasındadır. Yine çocukluğunda bahçelerinde çok kuş kovalamış olacak ki, “Kuşlarla” adlı şiirinde şöyle demektedir; “Uçun kuşlar, uçun kuşlar/hepinizle yarışım var.”

Fikret’in yılmaz bir mücadele ve bir o kadar da dramlarla dolu yaşamının ilk belirtileri, annesini hac yolunda kaybetmesiyle kendini göstermeye başlamıştı. Refia Hanım ağabeyi Nuri Efendi ve kızı Sıdıka ile çıktığı hac yolculuğunda salgın haline gelen koleraya yakalanmış ve kurtarılamamıştı. Tevfik Fikret annesini bir kez daha görme şansına bile sahip olamadı.

Devir istibdat devriydi. Abdülhamit’in zorba yönetimi herkesten ve her şeyden kuşkulanılan bir hava estiriyordu. Jurnalciler ortalıkta kol geziyor, kaşının üstünde gözü olanlar günlerce sorgulanıyor, tutuklanıyor ve sürgüne yollanıyordu (Size de günümüzü çağrıştırdı mı? Neyse ki günümüzde sürgün yok, uzun tutukluluk var!!). Fikret’in babası Hüseyin Efendi de bu furyadan nasibini aldı. Saçma sapan bir jurnal sonucunda Hama Mutasarrıflığına tayin edildi; yani sürüldü. İki gün içinde İstanbul’u terk etmesi istendi. Oğluyla doyasıya vedalaşamadı bile. Zavallı adamcağız Hama’dan Nablus’a, oradan Akka’ya, Urfa’ya, Halep’e, Antep’e; sürekli bir yerlere sürüldü ve İstanbul’a adım atması bile yasaklandı. 19 yıl sürgünde kaldı. Fikret’i bir daha hiç göremedi ve sürgünde öldü.

Annesi ve özellikle babasının başına gelenler Fikret’i oldukça yıprattı. Ama onunun yıpranan kalbi yılmadı. Eğitimini o zamanki adıyla Mektebi Sultani, şimdiki adıyla Galatasaray Lisesinde, Haziran 1888’de birincilikle tamamladı. Değişik memuriyetlerde bulundu. Bu ona göre değildi. Çok geçmeden memuriyetten ayrıldı. Pek çok derginin, gazetenin kuruluşunda bulundu, yönetti; bir zamanlar öğrenci olduğu Mektebi Sultani’de hem öğretmenlik hem de müdürlük yaptı. Bu arada evlendi ve bir erkek çocuğu oldu. Oğlunun adını Haluk koydu. Haluk Tevfik Fikret’in umuduydu. Zorba bir yönetimden aydınlık günlere geçişi Haluk’la özdeşleştirmişti Fikret.

Tevfik Fikret Abdülhamit yönetimiyle yıllarca mücadele etti. Çıkardığı dergilerle, gazetelerle ve elbette şiirleriyle. Takip edildi. Jurnalciler peşini hiç bırakmadılar. İki kez tutuklandı. Yazıları, şiirleri, gazete ve dergileri sansürlendi. Şiirleri el yazısıyla çoğaltılarak elden ele dolaştı. Onlardan biri vardı ki döneme damgasını vurdu.

1901 yılının Şubat ayında bir akşam eve döndüğünde kapının önünde sürekli nöbet bekleyen polisi gördü. Hava soğuktu ve ağır bir sis tabakası İstanbul’u esir almıştı. Bunalıyordu. Baskıdan, zulümden, ümitsizlikten bunalıyordu. Oturdu. Duygularını kağıda dökmeye başladı. Son dizelerini yazarken gün ağarıyordu. Ama o şiirinin adını çoktan koymuştu; Sis. Fikret bu şiiri hiçbir yerde yayımlamadı. Ama şiirin gücü o kadar yüksekti ki, bir efsane gibi elden ele dolaştı. Ülkemizin günümüz koşullarına da kolaylıkla uyum sağlayacak bir nitelik taşıyan, ezilenlerden, el öpenlerden, korku içinde yaşayanlardan söz eden, doğruluğu ve yiğitliği arayan şiir şu dizelerle sona eriyordu;

Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!

1908’de ikinci kez Meşrutiyet ilan edildiğinde Fikret umutlanmıştı önceleri. Yapılan seçimleri İttihat ve Terakki kazanmış, pek çok arkadaşı hükümette görev almıştı. Fakat zaman acımasızdı. Zorbalık değişmemişti. Değişen yalnızca zorbalardı. Aynı ülküyü paylaştığını düşündüğü kişiler onu büyük bir hayal kırıklığına uğrattılar. Hükümet edenler yalnızca kendilerini düşünmeye, ceplerini doldurmaya başladılar. Fikret’i de yanlarına çekmeye çalıştılarsa da, o pek çok eski dostuyla düşman olmayı tercih etti ve düzene ortak olmadı. Ve “Han-ı Yağma” (Yağma Sofrası) adlı ünlü şiirini kaleme aldı. Hani şu iki dizeyle biten;

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı canfeza (cana can katan sofra) sizin
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

Peki, bu koca yürekli şair kalbinde kadınlara ne kadar yer ayırmıştı? Uzun boylu, açık tenli, geniş omuzlu, yakışıklı birisi olarak anlatılan Fikret kuşku yok pek çok kadının kalbinde taht kurmuştu. Ancak karısı Nazime Hanım’la evlendikten sonra ona sadakatte taviz vermemişti Fikret. Ömrünün son yıllarında ve özellikle hastalık döneminde, ona kısmen hayranlık kısmen de kadınca duygularla yaklaşan, ülkemizin ilk kadın ressamı olarak bilinen Mihri Müşfik Hanım’la arasında geçenler bu kalemden sayılmamalıdır. Aynı şekilde, Haluk’un Fransızca eğitimi için evlerine aldıkları İtalyan kızı Rita’nın aşkına, içindeki duygulara rağmen, karşılık vermemiştir Fikret. Bir gün Rita Fikret’e “Hiç aşık oldunuz mu?” diye sorduğunda şu cevabı verir;

“Hiç aşksız bir insan olur mu? Ben romantik bir aşktan yanayım. Çok şeyin aşığıyım. Doğanın, bütün insanların, iyiliklerin, erdemlerin, dürüstlüğün, özgürlüğün ve bütün güzelliklerin… Ben yosunlu bir dereye sarkan söğütlere, gökyüzündeki pamuk bulutlarına, yavaş yavaş yükselen Ay’a da aşık olabilirim. Aşk benim ruhumdadır, içimdedir. Ben hayatın çeşitli olayları, görünüşleri ve etkileri içinde yuvarlanan bir insanım. Aşkı bir kadınla olan bir ilişki içinde sınırlamam.”

Şaire deli gibi aşık olan Rita’nın beklediği bir yanıt değildi bu elbette. Çok geçmeden bir bahaneyle evden ayrılan Rita’yı yıllar sonra sahilde evlendiği erkekle ele ele yürürken gören ve bunun acısını günlerce kalbinde hisseden bu insanın nasıl bir büyüklük taşıdığını anlatmak olanaksız olsa gerek.

Ve Haluk. Haluk Fikret’in her şeyiydi. Bütün umutları. Aydınlık geleceğin timsaliydi Haluk. Haluk bütün şiirlerindeydi onun. “Sabah Olursa” şiirinde şöyle demişti biricik oğluna;

Bu memlekette bir gün sabah olursa, Haluk,
Eğer bu toprakların sislenen alın yazısı sağlam ve güçlü bir elle silinir de
Halkın donuk ve paslı yüzü bir parça gülerse
O gün ben sağlam bile olsam
Hayatla olan bağım güçsüz olacak şüphesiz-
O gün sen benden umudu kes;
Acılarımla unut beni;
Çünkü sakat ve dağınık bakışlarım seni geçmişe çekmek ister;
Oysa bütün kimliğin ve uzuvlarınla sen yarınsın;
Kulaklarımda şimdi sesin şakıyor!

Evet, sabah olacaktır, sabah olur geceler
Kıyamete kadar sürmez,
Sonunda bu gökyüzü, bu mavi gök size acır
Boynunu bükme, güneş hayatın neşesidir
Üzüntü içinde insan bizim gibi çürür…
Siz, ey gelecek günlerin küçük güneşleri,
Artık birer birer uyanın!
Ufukların sonsuz özlemi var nura,
Aydınlık… Çağımızın özlediği şey
Dağıtın bulutları, uğursuz gölgeleri,
Aydınlık içinde koşun, kurtarın bu ülkeyi
Umudumuz bu; biz ölsek bile vatan mutlaka sizinle
Şu zindan karanlığından uzak yaşar!


Büyük şair aşkla büyüttü Haluk’u. Eğitti. En iyi yapmak istedi onu. Yarınları aydınlatmak istedi. Onu o kadar çok sevdi ki, imzasını bile H. Fikret olarak attı. Ama Haluk başka bir yol çizdi kendine. Babasının yolundan gitmedi. Pek çok baba gibi o da hayal kırıklığına uğradı. Haluk eğitim için gittiği İskoçya’da yanına yerleştiği ailenin etkisinde kalarak Hıristiyanlığı seçti. Kim bilir, belki de yıllar önce dinleri değiştirilen büyük dedesinin ve büyük ninesinin intikamını alıyordu. Bunu babasına açıkladığında boğazı düğümlense de Fikret’in, belli etmedi. Oğlunu sevmeye devam etti yalnızca. Umutlarını korumaya. 1915 yılında öldüğünde koca şair, Haluk Amerika’daydı. Cenazeye gelmedi. Bir daha hiç Türkiye’ye gelmedi. Makine Mühendisi olmasına rağmen rahip olmayı seçti ve 1965 yılında, babasından tam 50 yıl sonra hayata gözlerini yumdu.

Fikret öldüğünde ne Haluk yanındaydı, ne de ülke aydınlık. Sonra, aydınlanır gibi olan ülke yeniden karardı. Giderek de kararıyor. Ve biz babalar umudumuzu kaybetmeden yeni oğullar, yeni Haluklar yetiştiriyoruz aydınlatmak için geleceği.

Oğullarımız büyüyecek ve Hıfzı Topuz’un Fikret’i anlattığı kitabına verdiği isim gibi; ELBET SABAH OLACAKTIR!




[1] Ivan Turgenyev’in 1862 yılında kaleme aldığı eserin özgün adı “Ottsı i Deti”dir ve birebir Türkçe karşılığı “Babalar ve Çocuklar”dır. Ancak dilimize aktarımında hep “Babalar ve Oğullar” olarak çevrilmiştir.
[2] Minas Manastırında kılıçtan geçirilenlerin kemikleri hala sergilenmektedir.
Not: Bu yazı Orman ve Av Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2012 sayısında yayımlanmıştır.